Mesajları Göster
|
|
Sayfa: [1] 2
|
|
1
|
»Kültür, Sanat, Eğitim ve İslamiyet « / Biyoloji / YumuşakcaLaR
|
: Eylül 06, 2007, 09:05:38 ÖÖ
|
|
[i]YUMUŞAKÇALAR
Ev Akvaryumundaki küçük bir salyangozdan 15 metre boyundaki dev mürekkep balığına; tüm yaşamı boyunca aynı kayaya ya da kabuğa sıkıca yapışan istiridyeden serbestçe yüzen tarağa ve etobur sümüklüböcekten etobur ahtapota kadar olan canlılar, boyutları, görünüşleri ve yaşam alanları bakımından çok farklı hayvanlardır. Ancak yinede tümü Mollusca filumuna, yumuşakçalara girer. Bu filum, hayvanlar dünyasının en büyük topluluklarından biridir. Şimdiye dek 70.000’den fazla tür saptanmıştır. Yumuşakçaların çoğu denizlerde, bir bölümü tatlı su göllerinde, havuzlarda ve ırmaklarda, bazıları ise karada yaşarlar.
Yumuşakça adı Latince’de yumuşak anlamına gelen molluscus sözcüğünden gelir. Bu ad, yumuşakçaların gövdeleri yumuşak olduğu için verilmiştir. Çoğu türde gövde, önemli ölçüde kalsiyum karbonattan oluşan bir kabuk ile korunur. Bu kabuk, manto adı verilen gövde örtüsünün salgılarından oluşur.
Çoğu yumuşakçadan ayrıca “ayak” adı verilen olağandışı bir yapı bulunur. Bu ayak, çeşitli türlerde farklı biçimlerdedir. Sözgelimi, taraklarda bu ayak, gövdenin kassal bir uzantısıdır ve çamurda, kumda yol açıp ilerlemek için kullanılır. Salyangozlarda ise yassıdır ve sürünmek için kullanılır. Mürekkepbalıkları ve ahtapotlarda kurbanları yakalama işlevi gören çok sayıda kollar biçimindedir. Bazı istiridyelerde ayak yoktur.
Yumuşakçalar filumu, beş sınıfa ayrılır. Kafadan-ayaklılar (Cephalopoda) sınıfında mürekkepbalığı,ahtapot, supya ve notilus yer alır. Balta-ayaklılar (Pelecypoda) yada diğer adıyla çift kabuklular (Bivalvia) sınıfında istiridye, tarak, deniz yelpazesi, midye, teredo (bir tür deniz kurdu) bulunur. Karından-ayaklılar (Gastropoda) sınıfı salyangoz, sümüklüböcek, deniz salyangozu, denizkulağı, sarmal sedef kabuklu gibi hayvanları kapsar. Scaphopoda sınıfında diş kabukluları bulunur. Amphineura sınıfında ise en ilkel yumuşakça türü olan kitonlar vardır. Çoğu yumuşakçanın eti besin maddesi olarak, kabukları da ekonomik açıdan önem taşır.
KAFADAN-AYAKLILAR
Mürekkepbalığı ve ahtapot en çok bilinen yumuşakçalardır. Bunlar kafadan-ayaklılar sınıfına girer. Terimin bilimsel adı olan Cephalopoda, Yunanca’da kafa-bacak anlamını taşır. Hayvanlara bu adın verilmesinin nedeni, çok sayıda “kola” ayrılan bacaklarının baş çevresinde bulunmasından kaynaklanır.
Kafadan-ayaklılar, öenmli bir noktada öteki yumuşakçaların çoğundan ayrılırlar. Genelde kabukları yoktur. Bunun yerine, manto, çıplak gövdelerinin dış bölümünü oluşturur. Bazı türlerde ise bir iç iskelet bulunur.
Tüm kafadan-ayaklılar denizde yaşar. Emme yada yakalama yada her iki iş için kullandıkları, çoğunlukla dokunaç adı verilen kolları vardır. Hemen hemen tümü, özel bir kesede saklanılan mürekkep benzeri bir sıvı salgılar. Düşmandan korunmak için mürekkep salgılayarak suyu bulandırırlar. Bazı kafadan-ayaklılar, bukalemun gibi renk değiştirme özelliğine sahiptir. Derilerinde kromatofor (renk-taşıyıcıları) adı verilen ve farklı renk maddeleri içeren hücreler bulunur. Bu hücreler büyüdükçe yada küçüldükçe, derinin rengi de hızla değişir. Renk değiştirme özelliklerinden dolayı bu hayvanlar bulundukları çevreye kolaylıkla uyum sağlarlar.
Mürekkepbalığı
Mürekkepbalığı, kafadan-ayaklıların en usta yüzücüsüdür. Düzgün hatlı, mekik benzeri bir yapısı vardır. Suyun içindeki hareketinden dolayı bu hayvana kimi zaman “deniz oku” adı da verilir. Ayağı on kola ayrılmıştır. Bu kollardan iki tanesi ötekilerden daha uzundur; bunlarda emiciler bulunur ve avı yakalamakta kullanılır. Gözkapakları yoktur, ancak gözleri şaşılacak ölçüde insan gözüne benzer.
Mürekkepbalığı, gövdesindeki merkezi bir oyuktan (manto oyuğu) suyu içeri çeker ve mantonun bozulmasıyla esnek bir borudan (sifon) hızla dışarı atar. Sifon, kolların hemen arkasında yer alır. Bunun içinden püskürtülen su, hayvanı hızla geriye doğru iter. Mürekkep de bu sifon kollarına boşaltılır.
Mantonun uzantıları olan iki yüzgeç, temelde yönlendirme için kullanılır. Ayrıca mürekkep balığının yavaşça arkaya yada öne gitmesini de sağlar. En çok bilinen türlerinden biri, adi mürekkepbalığı (loligo pealei)’dır. Akdeniz, Doğu Asya denizleri ve Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarında yaşar. Bazı balıkçılar bunları yem olarak kullanır. Özellikle Akdeniz ve Uzakdoğu ülkelerinde besin maddesi olarak da tüketilir.
Uçan mürekkepbalığı (ommastrephes bartrami) olarak bilinen tür, uçan balıkla karşılaştırılabilir. Sık sık sudan dışarı fırlar ve kimi zaman gemilerin güvertelerine düşer.
Mürekkepbalığının en korkuncu, dev mürekkepbalığı (Architeuthis princeps)’dır. Omurgasızların en iri türüdür. Kolları ile birlikte toplam uzunluğu 15m’yi aşabilir. Açık denizin derin sularında yaşar. Denizde, canlı dev mürekkepbalığı ile çok seyrek karşılaşılır. Ancak bazen sahile çıktıkları görülmektedir; kimi zaman özellikle Newfoundland kıyılarında görülür.
Ahtapot
Bu canlılara Yunanca’da Sekiz ayak anlamına gelen Ostopus adının verilmesinin nedeni ayaklarının sekiz kola ayrılmasıdır. Bu hayvan papağanınkine benzeyen ağzını, avını parçalamak için kullanır. Ahtapotların kol ve gövde uzunluğu 5cm ile 9m arasında değişir. Bazı yerlerde şeytan balığı denilen türlerinin ağırlığı 35kg’a çıkabilir. Ahtapot, deniz dibinde kolları üzerinde sürünür. Kimi zamanda suyu gövdesinin içine çekip dışarı püskürterek yüzer. Ahtapot, genellikle ürkek bir hayvandır gündüzleri yarıklara saklanır; geceleri avlanmak için bulunduğu yerden çıkar.
Ahtapot eti, Avrupa ve Kuzey Amerika’nın kıyı bölgelerinde sevilen bir yiyecektir. Uzak Doğu ile Güney Pasifik adalarının bazı bölgelerinde de aranılan bir besin maddesidir.
Supya ve Notilus
Mürekkepbalığı ve ahtapotların iyi bilinen bir akrabası supyaya da öteki adıyla kalamar (Sepiaofficinalis)’dir. 15cm ile 25cm uzunluğunda olan bu canlı salgılama yoluyla kalkerli bir iç kabuk oluşturur. Bu madde, kanaryaların ve öteki kafes kuşlarının kireç gereksinimini karşılamak için yem olarak kullanılır ayrıca cila işlerinde de yararlanılır. Supya adı verilen boya maddesi hayvanın kaçışını izlemek için salgıladığı koyu kahverengi sıvıdan elde edilir.
Bölmeli bir kabuğa sahip olan notilus (Nautilus pompilius) milyonlarca yıl önce ortaya çıkmış grubun üyesidir. Büyük okyanusun güney batısı ile Hint okyanusundan yaşar. Günümüzde yalnızca birkaç türü kalmıştır.
Kabuğu sarmal biçimli olup bölmelere ayrılmıştır. Her bölme,hayvanın belirli büyüme evrelerinde yaşadığı yeri gösterir. Doğal olarak hayvan en dıştaki bölmede bulunur. Ağzının çevresinde yaklaşık 90 dokunaç yer alır. Bu dokunaçlarda emiciler yoksa da katı nesnelere sıkıca sarılabilirler. Başını kabuğunun içine çekebilir. Başının arkasındaki bir kapak ile deliği bir ölçüde kapatabilir.
Kağıt notilusunun (Argonauta argo) dişisi bir madde salgılayarak sarmal biçimli ve simetrik beyaz bir kabuk oluşturur. Bu kabuk bir yumurta kutusu işlevi görür; hayvan bunu istediği zaman bırakabilir. Dişilerin boyu 20cm’ye erişebilir. Erkekleri daha küçük olup 2cm ile 3cm uzunluktadır. Kabuk oluşturamazlar.
BALTA-AYAKLILAR
Tarak, istiridye, midye ve terodo gibi yumuşakçalar, balta-ayaklılar (Pelecypoda) sınıfına girer. Ancak kabukları iki bölüme ayrıldığı için daha çok çift kabuklular (Lamellibranchia ya da Bivalvia) adıyla anılırlar. Kabuğun iç yüzeyi, sedef maddesi olarak bilinen bir katman ile kaplıdır. Bu katman ince taneciklidir. Beyaz renkli olabildiği gibi gökkuşağının tüm renklerini de içerebilir.
Bir iki güçlü kasla birbirine tutturulan iki kabuk sıkıca birbirlerine kapanabilir. Bir midye yada tarak açıldığı zaman kopan şey, bu kaslardır. Tarak gibi bazı çift kabuklularda hayvanın bir yerden ötekine gitmesi için kabuğun dışına çıkan, iyi gelişmiş bir ayak vardır. Ancak gerçek midyeler hareket edemezler. Deniz dibinde katı nesnelere sıkıca yapışırlar, çift kabuklularda ayrıca kafa yoktur.
Bazı çift kabuklular, sifon adı verilen iki boruya sahiptir ve bunlarla suyu içeri çekip dışarı atarlar. İçe çektikleri suda bulunan bir hücrelileri, yumurtaları, larvaları, yosun sporlarını ve küçük bitkileri yerler. Ağızlarından giren bu besin maddeleri sindirim kanallarına gider. Oksijende iki solungaç aracılığı ile kana karışır. Artıklar ise sifondan atılan su ile çıkartılır.
İstiridye
Yenilebilen istiridyeler (Ostrea cinsi) su altındaki bir nesneye tutunarak yaşarlar. Kabukları oldukça asimetriktir. Deniz dibindeki bir nesneye yapışan bölümü büyük ve oldukça kalındır. Öteki kabuk ise daha küçük ve incedir. Kabuğun iki bölümü genelde “yürek” adı verilen ve bir kabuktan ötekine uzanan bir kas ile birbirine tutturulur. Gerçek istiridyeler dünyanın pek çok yerinde, özellikle de Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya kıyılarında yaşarlar.
Kuzey Amerika anakarasına ayak basan ilk beyazlar, kıyılarda yaşayan kızıl derili kabilelerinin büyük oranda istiridye ile beslendiklerini gördüler. Öncüler ve izleyicileri, sığ körfezlerdeki istiridyeleri yağmaladılar. Uzun bir süre istiridye kaynaklarının hiç tükenmeyeceği sanıldı.
Ancak, talebin gittikçe artması XIX. Yüzyıl sonlarında istiridyelerin aşırı bir biçimde tüketilmesine yol açtı. Bu yüzden deniz tabanın boş kısımlarında koylarda istiridye yatakları oluşturuldu. Günümüzde Kuzey Amerika’daki istiridye kaynağının önemli bir bölümü özel yataklardan sağlanmaktadır. Japonya, Fransa, Hollanda ve öteki Avrupa ülkelerinde istiridye yetiştirilmektedir.
İstiridye yetiştiriciliğinde başarılı olmak için bu canlıların yaşam devresini iyi bilmek gerekir. Sözgelimi Ostrea Virginica türünün dişisi, Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarında yaşar ve yılda milyonlarca yumurta yumurtlar. Dişinin suya bıraktığı bu yumurtalar erkek istiridyelerin bıraktığı sperm hücreleri ile döllenir. Döllenen yumurtadan küçük bir larva çıkararak hemen yüzmeye ve birkaç gün sonra da kabuğunu geliştirmeye başlar. Bir hafta içinde kabuğu tümü ile oluşur. Suyun dibine inerek bir kayaya da kabuk gibi katı bir nesneye yapışır. Yavru istiridye burada büyüyerek olgun bir istiridye olur.
Dişi istiridyeler milyonlarca yumurta ürettiği halde istiridye sayısı sürekli artmamaktadır. Bunun nedenlerinden biri, bütün yumurtaların döllenmemesidir. İkincisi ise küçük larvaların yüzdükleri evrede balıklarca yenmesidir. Deniz dibine inip bir yere yapıştıklarında bile tam güvencede sayılmazlar. Kum yada çamur altında kalabilirler yada deniz yıldızı gibi doğal
düşmanlardan kurtulamazlar. Tüm bunları atlatıp olgunlaşsalar bile bu kez, insanlar tarafından tüketilirler.
Üreme döneminde, istiridye yetiştiricileri, deniz yüzeyinin istiridye larvaları ile kaplı olduğu yerleri saptayarak. Deniz dibine kırık tuğlalar, kiremitler, boş kabuklar vb. yerleştirirler. Larvalar kabuk geliştirip dibe indiklerinde bu nesnelere yapışırlar. Bu nesneler daha sonra denizden çıkartılır ve istiridye yatakları olarak seçilen yerlere götürülür.
İstiridyeler genellikle dip zeminin sert çamurdan olduğu orta sığlıktaki sularda yetiştirilir. Böyle yerlerde istiridyelerin beslendiği mikroorganizmalar için gıda maddesi sağlayan deniz bitkileri olması gerekir. İstiridye yetiştiricileri kaygan çamur yada kum olan yerlerden, deniz yıldızı istiridyelerin öteki doğal düşmanlarının yaşadığı yerlerden ve kanalizasyon dökülen sulardan kaçınırlar.
Piyasaya sunulacak istiridyeler, sığ sulardan özel maşalarla toplanır. Derin sularda ise tarama aleti ile toplanır.
Fransa’da yavru istiridyeler kısmen kapalı büyüme havuzlarına götürülürler. Bu havuzlarda dalgaların girmesini sağlayan savak kapakları bulunur. Tümü ile büyüdüklerinde “Claries” adı verilen küçük havuzlarda semirilir.
Japonya’daki istiridye çiftlikleri genellikle sığ, az tuzlu sularda kurulur. Her çiftlik, bir bambu çiti ile birbirinden ayrılır. Yavru istiridyeler toplanarak bambu kamışlarına tutturulur ve yataklara atılır. Tam olarak büyüdüklerinde tutundukları bambu kamışları çıkartılır ve istiridyeler toplanır.
Tarak
Bu Çift Kabukluların da pek çoğu yenilmektedir. En çok aranılan türlerden biri olan Mya arenaria, çok ince ve kırılgan kabuğundan dolayı yumuşak kabuklu tarak diye bilinmektedir. Avrupa’da ve Kuzey Amerika’nın Atlas ve büyük okyanus kıyılarında yaşar. Yumuşak kabuklu tarağa uzun boyunlu tarak adı da verilir. Boynu, birbiri ile birleşmiş ve üzerleri kalın bir deri ile örtülmüş boru şeklinde iki sifondan oluşur.
Bu tarak, dil biçimindeki ayağı ile çamurun yada kumun içine 7-10 cm derinlikte yuvarlar açar. Deniz yükseldiğinde hayvan beslenirken “boynu” kumdan dışarı çıkar. Deniz alçaldığında ise çamur yada kum üzerindeki çukurlar, tarağın kendisini gömdüğü yeri gösterir.
Sert kabuklu tarak (Venus mercenaria), pek çok yönden yumuşak kabuklu taraktan farklıdır. Kalın, katı kabuğu kirli beyaz renktedir ve üzerinde ortak merkezli daireler bulunur. Kabuğunun iç tarafı beyaz olup dış kenarlara doğru mor bir renk alır. Her iki Amerika anakarasında, kıyılarda yaşayan Kızılderililer, bu mor bölümü “wampum“ adı verilen para birimi olarak kullanırlardı. Sert kabuklu tarağa ayrıca küçük boyunlu tarak adı da verilir, çünkü yumuşak kabuklu taraklara göre sifonları oldukça kısadır.
Sert kabuklu tarak, Kuzey Amerika’nın Atlas okyanusu kıyısında çok miktarda bulunur. Kumda ya da çamurda açtığı 15 m derinliğe kadar yayılabilen yuvalarda yaşar. Kum ya da çamurun içinde büyük ayağı ile ilerler. Tarak avcıları çoğunlukla sandalla denize açılır ve tırmık ya da tarama aygıtı kullanarak sert kabuklu tarakları toplarlar. Yarım kabukları içinde çiğ olarak ya da kızartma ve sebzeli tarak çorbası halinde yenir. Tarak grubunun belki de en gösterişli üyesi, Büyük Okyanus’taki mercan adalarında bulunan dev tarak (Tridacna gigas)’tır. Çift kabuklu hayvanların en büyüğüdür. Kabuğunun uzunluğu 1 m’ye, ağırlığı ise 200 kg’a ulaşabilir. Yenilebilir bölümü 9 kg’ı aşabilir. Dev tarak kabuklarının kiliselerde vaftis kurnası evlerde bebek banyo küveti olarak kullanıldığı görülmüştür.
Deniz Yelpazesi
Deniz yelpazesi adı verilen çift kabuklular, sığ sulardan açık denizlere kadar hemen her yerde yaşarlar. Kabukları yelpaze biçiminde olup kenarları kavisli ve yuvarlaktır. Kabuklarının birleştiği yerin her iki ucunda iki tane kanat benzeri çıkıntı vardır. Birleşme yerinden yaklaşık 20 tane çizgi çıkar ve dışarı doğru uzadıkça çizgi araları genişler.
Deniz yelpazesi özellikle yavru iken iyi yüzücüdür. Kabuklarını açıp kapattıkça püskürttüğü su, gövdeyi iter ve sıçrayarak ilerlemesini sağlar. Birçok deniz yelpazesi türünün gıda maddesi olarak değeri yüksektir. Gövdesinin ancak küçük bir bölümü olan, iki kabuğu bir arada tutan büyük kas yenir.
Midye
Midyenin kama biçiminde siyah yada mavimsi bir kabuğu vardır. Byssus adı verilen bir iplik demeti, ayağın hemen arkasında bulunan bir bezin salgıları ile üretilir. Bu iplikler deniz suyu ile temas ettiklerinde sertleşir ve hayvanın kaya gibi sert bir nesneye sıkıca tutunmasını sağlar. İplik demeti hayvan tarafından koparılabilir. Bu durumda yerine yenisi çıkar. Böylece olumsuz koşullar doğduğunda yerini değiştirebilir.
Yenilebilir midyeler (Mytilus edulis), Avrupa2nın çeşitli bölgelerine dağılmıştır. Atlas Okyanusu kıyılarında ve Akdeniz’de bol miktarda bulunur.
Teredo
Teredo (gemi kurdu), zararlı bir çift kabukludur. Deniz dibinde bulunan tahta parçaları içine yuva yapar. Kabuklarındaki ince çizgiler törpünün dişlerine benzer. Yumurtadan çıkar çıkmaz bir iskelenin, dalgakıranın ya da bir geminin karinasının tahtalarını bu çiftli törpüleri ile kazmaya başlar. Açtığı yuva derinleştikçe bunu inci benzeri bir sedefle kaplar. Kurt büyüdükçe uzun solucan benzeri bir hayvan halini alır. İncelen gövdesi, yuvanın en iç tarafındaki küçük kabukların büyümesini önler. Yuvanın dışına uzanan sifonları ile içeriye su ve besin maddeleri alır ve artıkları dışarı atar. Sifonlarını içeri çektiğinde gövdesinin arka ucunda bulunan iki plakayı kullanarak yuvanın ağzını kapatır.
Dışarıdan bakıldığında teredoların saldırısına uğramış bir tahta parçasında yalnızca birkaç küçük delik görülür. İçten bakıldığında ise bal peteğine benzer o kadar çok delik görülür ki, kimi zaman bunlar arasında kağıt inceliğinde bir tahta kaldığı saptanmıştır. Zamanla en sert tahtalar bile dağılır. Tahtaları teredolardan korumak için metal ya da beton kaplamalar kullanılır. Katran ruhu ile doyurulmuş tahtaların da teredoları uzak tuttuğu kanıtlanmıştır.
KARINDAN-AYAKLILAR
Salyangoz, sümüklüböcek, deniz salyangozu, ve sarmal sedef kabuklu, yumuşakçaların karından ayaklılar sınıfında yer alır. Bu hayvanlarda da öteki yumuşakçalarda olduğu gibi bir ayak ve bir manto boşluğu bulunur. Baş gölgeleri çoğunlukla iyi gelişmiştir ve tek parçadan oluşan sarmal biçimli bir kabukları vardır.
Salyangoz
Salyangozlar dünyanın her yerinde bulunur. Bazıları okyanuslarda, bazıları ise ırmak, göl ve benzeri tatlı sularda yaşarlar. Karada yaşayan sayısız salyangoz türü tropikal ormanlardan ılıman iklim kuşağının nemli bölgelerine dek uzanan geniş bir alanda bulunur.
Salyangozun başında bir ağız ve bir ya da iki çift dokunaç bulunur. Gözleri bu dokunaçların üstünde yada altında yer alır. Yassı gövdesi üzerinde sürünerek ilerler. Ayağında bulunan bazı salgı hücreleri, salyangoz süründükçe yeri yağlayarak ilerlemesini kolaylaştıran bir sümüksü madde de salgılar. Düzgünce bir zeminde ilerleyen salyangozun arkasından parlak bir iz bırakmasının nedeni budur. Hem ayağını hem de başını kabuğunun içine çekebilir.
Tatlı su salyangozlarının ve kara salyangozlarının tarih öncesi zamanlarda da insanlarca yenildiği sanılmaktadır. Günümüzde pek çok ülkede lezzetli bir yemek olarak kabul edilir. Piyasada çoğunlukla üretim çiftliklerinde yetiştirilen salyangozlar bulunur. En büyük üretim çiftlikleri Fransa, İtalya ve İspanya’dadır. 8 ile 9 m²’lik bir bölmede yaklaşık 10.000 salyangoz yetiştirilebilir. Salyangozlar et, sebze ve kepek ile beslenir.
Hayvanbilimde Buccinum undatum ve Littorina adı verilen deniz salyangozu türleri, Avrupa’da besin maddesi olarak tüketilir. Buccinum undatum çağunlukla Atlas okyanusunun kuzey kıyılarında bulunur. Besin maddesi ve morina avcılığında yem olarak kullanılır. Ilıman bölgelerde ve soğuk denizlerde de yaşar. Kayaların ve yosunların üzerine tutunur ve yosunla beslenir. Dişli dil adı da verilen uzun dili önemli bir özelliğidir. Bu dilde bir dizi keskin kavisli diş bulunur.
İstiridye matkabı adıyla bilinen salyangozun dişli dili çok gelişmiştir. Uzunluğu 2,5 cm’den az olan bu küçük canlı, istiridyenin kabuğunun birleştiği yere bir delik açar ve buradan avının yumuşak gövdesini emer. İstiridye yetiştiriciliğinin başlıca düşmanlarından biri, bu istiridye matkabı adı verilen salyangozdur.
Sümüklüböcek
Sümüklüböcekler, salyangozların akrabalarından, 2-10 cm uzunluğunda, dış kabuksuz canlılardır. Kara sümüklüböcekleri nemli yerlerde yaşar. Taş altlarında, toprakta, deliklerde sıklıkla bulunur. Kimi zaman sebze bahçelerini sararlar. Deniz sümüklüböcekleri Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya’da kıyı boyunca sığ sularda, kayalıklarda, yosunlar arasında yaşayan otçul hayvanlardır.
Koni Kabuklu Salyangoz
Koni kabuklu salyangoz adı verilen karından-ayaklılar, sönmüş yanardağı andıran koni biçimli bir kabuğa sahiptir. Sığ sulardaki kayalara emici aykları ile öylesine sıkı sıkıya yapışırlar ki, dalgaların etkisi ile bile yerlerinden ayrılmazlar. Deniz yükseldiğinde, başlıca besin maddeleri olan yosunların peşine düşerler. Beslenmeleri bittikten sonra tekrar kayalara yapışırlar. Dünyanın pek çok yerinde bulunurlar.
Denizkulağı
Kabuğu, insan kulağına çok benzediğinden bu adı almıştır. Bunların büyük kabukları, özellikle pürüzlü dış yüzeylerinin cilalanmasından sonra süs eşyası olarak kullanılır. Uzakdoğu’da ve Amerika’nın Atlas Okyanusu ve Büyük Okyanus kıyılarında bulunur. Kıyıya yakın kayalar üzerinde yaşar ve yosunlar ile beslenirler. Rahatsız edildiklerinde şaşırtıcı bir kuvvetle kayaya yapışırlar. Etleri çoğunlukla güveç ve balıklı sebze çorbalarında kullanılır. Kimi zaman biftek şeklinde de pişirilirler. Uzakdoğu’da çoğunlukla kurutularak ya da tütsülenerek tüketilir.
Sarmal Sedef Kabuklular
Sarmal sedef kabuklu salyangozlar, özellikle ABD’nin güney kıyılarında ve Batı Hint Adaları’nda çok bulunan bir karından-bacaklılar türüdür. Kabuklarının uzunluğu kimi zaman 25 cm’e ve ağırlıkları da 2,5 kg’a varabilir. Ayaklarında pençe benzeri uzantılar bulunur. Sıçrayarak hareket eder ve yakalanmamak için kimi zaman hızla dönebilirler. Kabukları nefesli saz, kabartma ve düğme yapımında kullanılır. Bahama Adaları’nda ve Florida açıklarındaki mercan adalarında besin maddesi olarak tüketilir.
DİŞ KABUKLARI VE KİTONLAR
Scraphopoda adı verilen yumuşakçalar sınıfı, küçük bir grup olup yaklaşık 200 türü içerir. Bu türlerin çoğunda uzun, kavisli, gittikçe incelen fildişi rengindeki kabuk yabani domuz dişine benzer. Fildişi kabuklar adı verilen bir başka türün kabukları kavisli değildir. Dişli kabuklar genellikle çeşitli bölgelerde, oldukça derin sularda yaşarlar.
Kitonlar ve akrabaları Amphineura sınıfını oluştururlar. Kuzey ve Güney kutup bölgeleri dışında dünyanın hemen her yerinde bulunurlar. Kitonlar üst üste binmiş plakalardan oluşan bir kabuğa sahiptir. Büyük kitonlar yenilebilir;etlerine çoğu zaman deniz bifteği adı verilir. Bu sınıfın bazı üyeleri kabuksuz olup kurtçuğa benzer.[/i]
|
|
|
|
|
2
|
»Kültür, Sanat, Eğitim ve İslamiyet « / Biyoloji / BakteriLeRİn BesLenmesi
|
: Eylül 06, 2007, 09:05:03 ÖÖ
|
|
[i]Prof. Dr. Mustafa Arda Cumartesi, 20 Ocak 2007 01. Genel Bilgiler; Organizmaların enerji sağlayabilmesi, sellüler komponentleri yapabilmesi, gelişmesi, çoğalması ve yaşayabilmesi için beslenmesi ve bu nedenle de çeşitli gıda maddelerini alması gereklidir. Bu maddelerin bir bölümü doğrudan ortamlardan sağlanmasına karşın bir kısmı da hücre içinde sentezlenir. Böylece yaşam için gerekli olan mikro ve makro moleküller hazırlanır ve gerekli yerlerde kullanılır. Mikroorganizmaların yapıları incelendiğinde, kuru ağırlıklarının %95'inden fazla bir kısmını bazı temel elementlerin (karbon, oksijen, hidrojen, nitrojen, sülfür, fosfor, potasyum, kalsiyum, magnezyum ve demir) oluşturduğu görülür. Bunlara, aynı zamanda, fazla gereksinim duyulur ve bulundukları ortamdan fazla miktarlarda alınırlar. Bu maddelere, makro element (makro nütrient) adı da verilmektedir. Bunlardan ilk 6 tanesi (major elementler), protein, karbonhidrat, lipid, nukleik asit, vs. yapısında da yer almaktadırlar. Geri kalan 4 tanesi de (minör elementler), hücre içinde katyon olarak kalırlar ve çeşitli biyokimyasal olgularda görev alırlar.
Mikroorganizmalar tarafından daha az olarak ihtiyaç duyulan maddeler de bulunmaktadır. Bunlar, mikro element (mikro nütrient) olarak adlandırılmaktadırlar. Bunlar arasında, manganez, çinko, kobalt, molibden, nikel ve bakır bulunmaktadır. Bunlar, aynı zamanda, biyokimyasal reaksiyonların katalizasyonunda, bazı enzimlerin ve kofaktörlerin yapısında da yer alırlar. Ortamlarda çok az bulunan ve hücreler tarafından da çok az miktarda ihtiyaç duyulan böyle elementler, iz elementleri olarak tanımlanmaktadırlar.
Doğada, çok çeşitli beslenme özelliği olan mikroorganizmalar bulunmaktadır. Bazıları, içinde çok az miktarlarda besin maddeleri bulunan minimal ortamlarda gelişebilmekte ve yaşayabilmektedir (prototrof). Buna karşın bir kısmı da özellikle, mutant suşlar, daha komplike ve zenginleştirilmiş besi yerlerinde yaşayabilmektedirler (oksotrof).
Gıda maddelerini incelemede bir kolaylık olması bakımından iki gruba ayırmada yarar bulunmaktadır. Bunlar da:
1- İnorganik maddeler 2- Organik maddeler
02. İnorganik Maddeler Oksijen (O2): Mikroorganizmalar oksijene olan gereksinme durumlarına göre, aerobik, fakültatif, mikroaerofilik, aerotolerant ve anaerobik olmak üzere 5 bölüme ayrılırlar. Aerobiklerin, üremeleri için havada bulunan oksijene (moleküler O2) gerek vardır. (B. anthracis, B. subtilis, P. multocidae, M. tuberculosis, vs.). Bunlar oksijensiz ortamlarda gelişmezler veya üremeleri çok zayıf olur. Fakültatif mikroorganizmalar, kendilerinde bulunan özel enzimatik yapı nedeniyle, hem aerobik ve hem de anaerobik koşullarda gelişebilir ve üreyebilirler (enterobakteriler gibi). Mikroaerofiliklerin üremesi için ortamdaki oksijenin azaltılması gereklidir. Laboratuvarlarda bu amaç için %5-10 CO2 kullanılır. B. abortus ve C. fetus 'un ilk izolasyonları için ekilmiş besi yerlerinin konulduğu etüv veya kavanozun havasına %10 CO2 ilave edilir. Anaerobik mikroplar, oksijenin toksik etkisi nedeniyle oksijeni çıkarılmış besi yerlerinde veya oksijen bulunmayan yerlerde gelişebilirler (klostridiumlar, S. necrophorus, vs.). Besiyerinin yüzeyi hava ile temas ettiği için, oksijen buradan içeri diffusyonla girerek erir ve üst kısımları, dip kısımlara oranla oksijenden zengin hale gelir. Bu nedenle de, sıvı besi yerlerinin yüzeyi, diplerinden, daha fazla oksijene sahiptir. Aerobik mikroorganizmaların sıvı kültürün her tarafında aynı tarzda ve iyi üremesi için, besi yerinin belli aralıklarla hafifçe çalkalanması (aerasyon) gereklidir. Bu işlem, ya elle veya otomatik aletler yardımı ile sağlanır. Katı ortamlarda üreyen mikroorganizmalar, havadaki, oksijenden yararlanırlar.
Karbondioksit (CO2): Mikroorganizmaların çoğu, havada bulunan kadar, karbondioksite gereksinme duyarlar ve fazlası genellikle gelişme ve üreme üzerine olumsuz etkide bulunur. Ancak, bazı mikroorganizmalar, oksijenin az, buna karşılık karbondioksitin, normal havadakinden fazla olması durumlarında izole edilebilmektedirler (PPLO, brusella, vibriola vs.) Bunlar, ilk ayrılmalarından sonra, normal laboratuar koşullarında (aerobik) üreyebilmektedirler.
Karbon (C): Karbon, bakterilerde bulunan mikro-ve makro-moleküllerin yapısına girdiğinden ihtiyaç duyulan önemli bir maddedir. ototrof mikroorganizmalar karbon kaynağı için, inorganik bileşiklerden ve heterotroflar da organik bileşiklerden yararlanırlar. Gerek inorganik ve gerekse organik karbonlu bileşiklerin ayrışmasından kendilerine lüzumlu olan enerjiyi de sağlarlar. Bazı mikroplar da, enzim yetersizliği veya kendilerindeki mutasyonlar sonu, ortamdaki karbonlu bileşiklerden yararlanamazlar ve bunu ancak özel kaynaklardan sağlarlar (paratroflar).
Nitrogen (N): Nitrogen, bakterilerdeki çeşitli moleküllerin yapısına girmesi yanı sıra, aynı zamanda enzimler, üretme faktörleri, nukleik asitlerdeki pürin ve pirimidin bazlarında da bulunurlar. Bu nedenle çok önemli bir elementtir ve bakteriler bunu çeşitli kaynaklardan temin ederler (amonyum tuzları, organik asitler, amino asitler, vs.). Bakterilerin nitrogene olan gereksinmeleri genellikle değişiklik gösterir. Bazı mikroorganizmalar, havadaki gaz halinde bulunan nitrogeni fikse ederek bundan organik moleküller yapabilmektedirler. (Azotobakterler, Rhizobium türleri, vs.). Nitrat ve nitritler de nitrogen kaynağı olarak kullanılan maddeler arasındadır. Besi yerlerinde inorganik nitrogenin kullanılması pH üzerine etkili olabilir. Nitratlar ayrışınca pH, genellikle yükselir.
Su (H2O): bakteri metabolizması ve hücrelerin gelişmesi su ile çok yakından ilişkilidir. Su olmayan veya yeterince bulunmayan ortamlarda, gıda alışverişi, bakteri içinde sentezlenen enzimlerin ve oluşan metabolitlerin dışarı çıkması güçleşir ve hatta durabilir. Bu durum da bakterinin ölümüne neden teşkil edebilir. Katı ortamlarda bulunan gıdanın koloni içinde bulunan mikroplara ulaşması difuzyonla olur. Bu gıda girişi de su ile mümkün olduğundan, suyun beslenmedeki önemi belirgin olarak ortaya çıkar. Bu nedenle, suyu fazla ve yarı katı olan ortamlar, suyu az olanlardan daha çok geliştirme özelliğine sahiptirler. Sıvı besi yerleri de bu bakımdan katı besi yerlerinden daha iyidir. Bakterilerin kurumaları sonu, içlerindeki suyun azalması da aynı şekilde beslenme üzerine etkilidir. Bakteri hücresi içindeki suyun düzeyi dış ortamla yakından ilişkilidir. Bakteri yapısında %70-90 kadar su bulunur ve bu miktarın sabit tutulması ve devam ettirilmesi gereklidir. Bakteri içinden fazla suyun çıkması bazı hallerde ölmelerine sebep olur. Bakterilerin kuruluğa dayanıklılığı türler arasında değişiklikler gösterir. Bazıları çok kısa zamanda ölebilir (spiroketler, streptokoklar, meningokoklar, vs.). Bazıları daha dayanıklıdır (E. coli, P. vulgaris, B. anthracis, vs.). Sporlarda su oranı %5-20 kadardır.
Diğer elementler: Mikroorganizmalardaki mikro ve makro moleküllerin yapısına giren veya metabolik faaliyetlere katılan inorganik elementler, mikroplar arasında oldukça farklıdır. En çok gereksinme duyulan, fosfor (P), potasyum (K), magnezyum (Mg), kükürt (S) ve kalsiyum (Ca)'dur. Daha az olarak da demir (Fe), manganez (Mn), bakır (Cu), kobalt (Co), çinko (Zn), molibdene (Mo) ihtiyaç gösterirler (iz elementler). Ancak, bu elementlere olan lüzum bakteriler yönünden kesin limitlerle ayrılmış değildir. Çok ihtiyaç duyulan maddeler genellikle bakteri yapısına fazla giren ve bulunan maddelerdir. İz elementler ise, enzimler için birer kofaktör olup enzim aktivitesi için gereklidir. Mineral madde noksanlığı veya azlığı bakterilerin üremeleri ve gelişmesi üzerine olumsuz yönde etkiler.
Besi yerlerine inorganik fosfatlar halinde katılan fosforun, bu ortamlarda oluşturduğu buffer etki ve ayrıca metabolizma için önemli olması gibi nedenlerle bakteriler tarafından çok ihtiyaç duyulur. Enerji isteyen sentez olayları için, enerjice zengin bağlar taşıyan fosfat moleküllerinden (ADP, ATP) yararlanılır. Nukleik asitlerin ve koenzimlerin yapısında da fosfat grupları bulunur (NAD, NADP). Hücrelerde enzimlerin aktivasyonu, osmotik basıncın ve elektriksel potansiyelin devam ettirilebilmesi için potasyum gereklidir. Kükürt organik bileşiklerin (sistin, sitein, metionin, vs.) yapısında bulunması ile önem kazanmaktadır. Ayrıca, sülfür ihtiva eden önemli moleküllerin (biotin, tiamin) sentezlerinde de prekürsör olarak iş görür. Magnezyuma birçok enzimlerin aktivasyonunda ve hücre duvarı metabolizmasında gereksinme duyulur. Kalsiyum, enzimlerin stabilitesi ve sporulasyon için gereklidir. Bazı moleküllerin yapısında bulunmasına karşın, sodyuma pek fazla ihtiyaç duyulmaz. İz elementlerden, demir, elektron transport mekanizması ve sitokrom sentezi için önemlidir. Bakteri toksinlerinin (difteri toksini) sentezinde görevi olan demir, purpul sülfür bakterilerin pigmentinde (bakterioklorofil) ve S. marcescens 'in prodigiosin 'inde de vardır. Nitratların redüksiyonu ve melanin sentezi için bakıra ihtiyaç duyulur. Kobalt, Vt. B 12'nin yapısı, manganez ve molibdan nitrat redüksiyonları için ve molibden ayrıca nitrogen fikzasyonu için gereklidir. Çinko, alkol dehidrogenase aktivitesinde ve sitokrom-c'nin sentezinde görev yapar.
03. Organik Maddeler Vitaminler: Vitaminler, koenzimlerin yapısına giren ve bunların prekürsörü olan maddelerdir. Bakteriler genellikle vitaminleri sentez edemezler ve bunları ihtiyaçlarına göre ortamdan alırlar. Ancak, mayaların B-vitaminlerini sentez kabiliyetleri vardır. Bu nedenle maya hidrolizat veya ekstratları halinde, üremeyi tenbih etmek için, besi yerlerine katılırlar. Thiamin (Vit.-B1): Kokarboksilase koenzim'in yapısında bulunan vitamin-B1 aktif bir moleküldür. Ayrıca, birçok biyokimyasal reaksiyonlarda da (dekarboksilasyon, transaldolasyon, transketolasyon) görevi vardır. Mikroorganizmalar thiamini fosforilasyona tabi tutarak aktif difosfo formuna çevirir. Biotin (Vit.-H): Vitamin-H, kokarboksilasyon, yağ asitleri metabolizması, bazı amino asitlerin deaminasyonu ve ürenin siklusu reaksiyonlarında önemli vazifeye sahip bir koenzimdir. Riboflavin (Vit.B2): Birçok bileşiklerin (FMN, FAD) prekürsörü olan riboflavin, flavoproteinlerin metabolizmasında oksidasyon - redüksiyon reaksiyonlarında, aerobik mikroorganizmalarda sitokrom elektron transportunda da önemli göreve sahiptir. Piridoksin (Vit.-B6): Piridoksin, kompleks bir vitamin olup birçok ilgili bileşikleri (pridoksin, piridoksal, piridoksamin) bulunur. Pridoksamin, transaminase, aminoasit dekarboksilase ve bazı amino asit resamezler için koenzimdir. Siyanokobalamin (Vit. –B12): Bu vitamin, thiamin sentezinde, transmetilasyonda ve organik asitlerin izomerizasyonunda görev alır. Pantotenik asit: Pantotenik asit, pantotenat olarak koenzim-A'nın bir parçasıdır. Koenzim-A, özellikle, karbonhidrat, amino asit ve lipid metabolizması ile yakından ilişkilidir. Bazı bakteriler, pantotenik asite, bir kısmı da pantoik asit ve beta-alanin'e ihtiyaç gösterirler. Nikotin amid: Pirimidin nukleotidlerin (DNA, NADP) bir parçası olan nikotin amid, oksidasyon ve redüksiyon olaylarında görev yapar. Folik asit'in bir parçası olan paraaminobenzoik asit (PABA), tertrahidrofolik asitin (koenzim) bir prekürsörüdür.
Üreme faktörleri: İnositol, mantar, maya ve actinomyces'ler; kolin, pnömokok ve mikoplasmalar; sterol, glutamin, asparagin, spermidin, putresin ve permin bazı bakteriler tarafından ihtiyaç duyulur. Üretme faktörlerinin ödevi yapısal olmaktan ziyade, kataboliktir.
04. Mikroorganizmaların Beslenme Tarzına Göre Klasifikasyonu Mikroorganizmaları beslenme tarzlarına göre sınıflandırmada bir çok kriterler esas alınmıştır. Hala, hepsi için geçerli olan bir klasifikasyon yapılamamıştır. Sınıflamada genellikle karbon kaynağı, enerji kaynağı ve hidrojen/elektron kaynakları esas tutulmaktadır ve ayrımlar da bunlara göre yapılmaktadır.
04.01. Karbon Kaynağına Göre Sınıflama Bütün mikroorganizmalar hücre komponentlerinin yapısında bulunan karbona olan ihtiyaçlarına göre başlıca iki grupta incelenmektedirler.
1) İnorganik karbondan yararlananlar: Bu grupta bulunan mikroorganizmalar kendileri için gerekli olan karbonu inorganik karbonlu bileşiklerden (Örn, CO2 gibi) yararlanırlar (ototrofik mikroorganizmalar). Bu karakterde olan mikropların, bir kısmı, karbondioksitin asimilasyonu için gerekli enerjiyi kimyasal maddelerden sağlarlar (kemotrof) ve bazıları da ışık enerjisinden yararlanırlar (fototrof).
2) Organik karbondan yararlananlar: Bu tür mikroorganizmalar karbon kaynağı olarak organik bileşiklerden (karbonhidrat, amino asit, vitamin, vs) faydalanırlar (heterotrofik mikroorganizmalar). İnsan ve hayvanlarda hastalık oluşturan mikroorganizmaların bir çoğu bu özellikle beslenme tarzına sahiptirler.
04.02. Enerji Kaynağına Göre Sınıflama Mikroorganizmalar biyosentez olaylarında gerekli olan enerjiyi başlıca iki kaynaktan sağlarlar.
1) Kimyasal enerji: Bir kısım mikroorganizmalar biyosentez olaylarında gerek duyulan enerjiyi inorganik maddelerin oksidasyonundan sağlamalarına (kemolitotrof) karşın, bazıları da organik bileşiklerden elde ederler (kemoorganotrof). Kemolitotrofik karakterdeki enerji metabolizması özellikle, pseudomonas familyasına ait türlerde rastlanmaktadır. Kemoorganotrofik mikroplar, organik maddeleri, ya aerobik veya anaerobik ayrıştırarak lüzumlu enerjiyi sağlarlar.
2) Işık enerjisi: Bu grupta bulunan mikroorganizmalar (fototroflar), biyosentez için gerekli enerjiyi ışıktan sağlarlar. Fotolitotrofik özellikteki mikroorganizmalar ışık kaynağını inorganik basit kaynaklardan yararlanmak için kullanmasına karşın, fotoorganotrofikler ise ışık enerjisini organik bileşiklerde kullanırlar.
04.03. Hidrojen/elektron (H/e-) Kaynağına Göre Sınıflama Bütün mikroorganizmalar metabolizmaları için elektron kaynağına ihtiyaç duyarlar. Bazıları, bu amaç için, elektron donörü olarak inorganik bileşikleri (kemolitotrofik mikroplar) ve bir kısmı da hidrojen vericisi olarak organik bileşikleri kullanırlar (kemoorganotrofik mikroplar).
05. Bakteriyel fotosentez Bazı mikroorganizmalarda (fotootroflar) bulunan fotosentetik pigmentler güneş ışığı ile yayılan enerjiyi absorbe etme özelliğine sahiptirler ve bunu kimyasal enerjiye çevirerek metabolik olaylarda kullanırlar. Böyle mikroorganizmalar, havadaki serbest (CO2)'i kendi yapılarında bulunan, hidrojen verici bileşiklerle (H2S) redükte ederek, organik bileşiklerin esasını oluşturan basit karbonhidratlı substansları (CH2O) sentezler (Fotosentez).
Işık enerjisi CO2 + 2H2S————› (CH2O)n + H2O + 2S fotosentetik pigment
Hücrelerde sentezlenen (CH2O), glukoz için temel madde olarak yararlanılır. Reaksiyon sonunda oluşan kükürt (S) hücrede birikir.
Yeşil bitkiler, hidrojen verici olarak, suyu kullanırlar, reaksiyonun sonunda oksijen açığa çıkar.
Işık enerjisi 6CO2 + 6H2O ———› C2H12O2 + 6O2 fotosentetik pigment
Fotosentezde hidrojen vericiler (donörler)
1- Su (H2O): Yeşil bitkiler ve bazı algler, CO2 'in fotosentetik redüksiyonunda hidrojen vericisi olarak suyu kullanırlar ve kendilerine organik sellüler bileşikleri sentez ederler.
Işık enerjisi CO2 + 2H2O ———› (CH2O) + H2O + O2
oksijen atmosfere çıkar.
2- Hidrojen sülfür (H2S): İki grup fototrofik bakteri (yeşil sülfür bakteriler), kendilerinde bulunan bakterioklorofil pigmentler yardımıyla, hidrojen alıcısı olarak H2 kullanılır, suyu kullanamazlar.
Işık enerjisi CO2+ 2H2S ———————› (CH2O)+ H2O + 2 S
Bu reaksiyonda oksijen çıkmaz, kükürt oluşur ve bu da intra veya ekstrasellüler olarak birikir.
3- Organik bileşikler: Fotosentetik bakteriler içinde çok az bir grup (fotoheterotroflar, Athiorhodaceae veya purpul sülfürsüz bakteriler), hidrojen vericisi olarak H2O veya H2S'i kullanamazlar. Bunlar organiklerden yararlanırlar.
Işık enerjisi CO2+4H-R ————› (CH2O)+H2O+4R
4- Moleküler hidrojen (H2): Birçok fototrofik bakteriler fotosentez olayında moleküler hidrojenden, CO2'i redükte etmek için yararlanırlar.
Işık enerjisi CO2+ H2 —————› (CH2O) + H2O
06. Organizmalar Arasında Karşılıklı İlişkiler Mikroorganizmalar doğada veya canlıların vücutlarında, genellikle, tek olarak değil, iki bazen de fazla etken türü ile birlikte oluşturduğu populasyon halinde bulunur, yaşar ve ürerler. Ancak, bu ifade, hiç bir zaman bütün patojenik ajanların tek olarak hastalık yapamaz anlamına gelmemelidir. Çünkü, bir çok mikroorganizma da canlılarda tek tür olarak infeksiyonu başlatabilir ve hastalık meydana getirebilir.
Bazı mikroorganizmalar, birlikte bulundukları süre içinde, daha kolay ve iyi bir tarzda gelişme ve üremelerine karşın, bunları tek olarak izole etmek genellikle zordur veya tek olarak üremeleri mümkün değildir. Çünkü, birlikte ve yaşadıkları zaman karşılıklı yararlar sağlayarak birbirlerinin üremelerini ve etkinliklerini desteklerler.
Birden fazla ve farklı organizmanın birlikte yaşamalarına, genel olarak, sembiyozis (symbiosis) adı verilmektedir. Organizmalar, doğada veya canlılarda birkaç şekilde sembiyotik bir yaşantı içinde bulunurlar. Eğer, organizmalardan biri (sembiont, sembiot), partneri olan organizmanın üzerinde yaşıyorsa buna ektosembiyozis, içersinde yaşıyorsa endosembiyozis olarak adlandırılır. Bu iki form da bulunan organizmalar yaşantıların türüne göre bazı kısımlara ayrılırlar.
1) Mutualizim: Bu tür bir sembiyotik yaşantı içinde bulunan organizmalar birbirlerine karşılıklı yararlar sağlarlar. Konakçı ve mutualist organizmalar birbirlerinin metabolitlerine gereksinim duyarlar yaşamaları ve üremeleri de bu tür karşılıklı ilişkiye bağımlıdır. Diğer bir ifade ile, biri olmazsa diğeri de olamaz. Bu bakımdan, böyle organizmaları tek olarak izole etmek ve üretmek oldukça zordur. Ancak, kendileri, partnerinin sağlayacağı metabolitlerin ortamda bulunması veya katılması kaydıyla üretilebilirler.
Bu tür yaşantı tarzına bakteriler, mantarlar, algler, parazitler, protozoa (protozoonlar) ve diğer organizmalar arasında gerek doğada ve gerekse canlıların vücudunda rastlamak mümkündür. Örn; fenil alanin içermeyen bir ortamda Lactobacillus plantarum ve Streptococcus faecalis tek başına gelişemez ve üreyemez. Bu iki mikroorganizma birlikte bulunursa her ikisinin de bolca ürediği görülür. Her bir mikroorganizma birbirinin gereksinim duyduğu faktörü sentezler ve böylece her ikisi de kolayca ürer (S. faecalis, fenil alanin 'i ve L. plantarum 'da pteroylglutamic asidi sentezler). Böylece mikroorganizmalar birbirlerinden karşılıklı yararlar sağlarlar.
Toprak bakterileri (Rhizobium cinsi), Legiminosae familyasına bağlı bitkilerin köklerinde bulunan yumrular içinde yaşarlar. Bu mikroplar atmosferik nitrogenden yararlanarak, organik bileşikler yaparlar. Baklagil bitkisi de bakterilerde bulunan bu nitrogenli bileşiklerin nitrogeninden faydalanır. Buna karşılık, bakteriler de kendileri için lüzumlu olan bazı organik maddeleri bitki öz suyundan alırlar.
Paramecium bursaria ile yeşil bir alg olan Zoochlorella arasındaki yaşantı da örnek olarak verilebilir. Paramecium 'la birlikte bulunan alg, bunun metabolizma artıklarından ve karbondioksitinden yararlanarak organik bileşikler sentezler. Buna karşılık, paramecium da algin sentezlediği organik maddelerden yararlanır. Ayrıca oksijen de verir. Paramecium algi gıda ve ışık olan yerlere taşır ve onu çevresel faktörlerden korur. Alg paramecium'un içinde yaşar ancak, paramecium tarafından sindirilmez.
Ruminantların sindirim sisteminde bulunan mikroorganizmaların sellüloz ve diğer polisakkaridleri ayrıştırması sonu oluşan ara maddeler (asetik, propionik ve butirik asit) rumen duvarı hücreleri tarafından absorbe edilir. Bunlar sonradan okside olarak hayvan için enerji kaynağını teşkil eder.
Protozoonlardan olan flagellalı Trichonympha ile termitler (odun yiyen karıncalar) arasında da karşılıklı yardımlaşmaya dayanan (mutualism) bir yaşam tarzı bulunmaktadır. Termitlerin yedikleri ağaç parçacıklarını, bunların barsaklarında yaşayan protozoa da alarak sellülozu dijeste ederler. Bu sindirim sonunda oluşan asetatlar ve diğer ürünlerden de termitler yararlanırlar. Çünkü, termit'ler sellülase enzimi sentezleyemezler.
Buna benzer diğer örnek de, likenler ile bunların içinde bulunan ve fungal partneri olan yeşil algler gösterilebilir.
2- Komensalizm: Bu tür birlikte yaşantıda, mikroorganizmanın biri faydalanır, diğeri ise ne yarar ve ne de zarar görür. Bir kısım mikroplar besi yerinde bulunan gıdaların bazılarını ayrıştıracak enzimlere sahip değildirler. Bu nedenle bu maddelerden yararlanamazlar. Böyle bir ortamda birinci mikroorganizmanın ayrıştıramadığı maddeyi parçalayabilen ikinci bir mikrop bulunursa bu takdirde, gıda maddesi ikinci mikroorganizma tarafından ayrıştırılır. Oluşan ara maddelerden birinci mikroorganizma da yararlanır. Böylece her iki mikrop da yaşantısını sürdürür. Ancak ikincisi, birinciden bir yarar sağlamaz.
E. coli, dekarboksilasyonla, arginini agmatine ve ornitini de putresine çevirebilir. Ancak, arginini ornitine hidrolize edemez. Buna karşılık. S. faecalis ise arginini ornitine hidrolize edebilir, fakat, arginini agmatine veya ornitini putresine dekarboksile edemez. Sadece arginin içeren bir ortamdan ne E. coli ve ne de S. faecalis tek başına putresin oluşturamaz. Eğer bu iki mikroorganizma birlikte aynı besi yerinde üretilirse, S. faecalis, arginini ayrıştırarak ornitin oluşturur ve bu ara madde de E. coli tarafından ayrıştırılarak putresin meydana gelir. Bu yaşantı tarzında E. coli yararlanmış, S. faecalis ise herhangi bir fayda görmemiştir.
S. faecalis E. coli Arginin ———› ornitin ———› putresin
Konmensalizme hayvanların barsaklarında yaşayarak vitamin (Vit.B) ve amino asit sentezleyen mikroplar da örnek verilebilir. Bunlar, üzerinde yaşadıkları hayvanlara bu maddeleri hazırlayıp verirler. Buna karşılık kendileri hayvandan herhangi bir yarar sağlamazlar. İnsanların barsaklarında yaşayan bazı mikroplar da, K-vitamini yönünden yararlar sağlarlar. Likenler ile algler arasında da bu tarz bir yaşantı vardır.
3- Sinergizm: Sinergizm iki veya daha fazla mikroorganizmanın, birbirinin etkisini destekleyerek, birlikte oluşturdukları bir olguyu, infeksiyonu veya durumu ifade eder. Bu etkenlerin hiç biri tek başına aynı sonucu meydana getiremezler. İnsan ve hayvanlarda görülen bazı miks infeksiyonların bir kısmı sinergetik tarzda oluşturulmaktadır. Yani, iki veya daha fazla mikroorganizma birlikte çalışarak hastalığı meydana getirirler. Örneğin, insanların ağız mikroflorası arasında yer alan T.vincentii ile F.nucleatum mikroorganizmalarla birlikte Plaut Vincent anjini, gingivit, stomatit vs. bozukluklar meydana getirir. Domuzların influenzası, H. suis ile domuz influenza virusunun ortaklaşa dayanışması sonu; koyunların piyeteni, Sphaerophorus necrophorus ile F. nodosus ’un birlikte sinergetik yaşantısı neticesinde meydana gelmektedir. Kuzularda görülen bazı pnömoniler de aynı şekilde, PPLO + P. multocidae veya P. haemolytica ’nın ortaklaşa aktivitesi sonucu gelişirler. Bu verilen örneklerde adı geçen mikroorganizmalar tek başına tam klinik tablolu bir infeksiyon oluşturmamalarına karşın, az çok hafif bir hastalık meydana getirebilirler.
Bazı durumlarda, her birinin tek başına zararsız olduğu mikroorganizmalar, birlikte verildikleri zaman, hastalık oluşturabilirler.
4- Antagonizm: Bazı mikroorganizmalar, üredikleri ortama saldıkları bir takım eriyebilir maddelerin ya direkt (toksik maddeler, antibiyotikler, antifungal maddeler, bakteriosin, pyocyanin, v.s.) veya indirekt etkileri (ortamın pH ’sının, ozmotik basıncının, yüzey geriliminin değişmesi, vs.) ile diğer mikroorganizmaların üremelerine, gelişmelerine mani olabilir veya öldürebilirler. Örn; insanların nasofarinksinde bulunan S. viridans, patojenik olan C. diphtheriae üzerine olumsuz etkisi vardır. E. coli ’nin oluşturduğu colicin, P. aeruginosa ’nın sentezlediği pyocyanin bunları sentezlenmeyen etkenler üzerine inhibitör etkisi bulunmaktadır. Buna benzer örnekler B. subtitis ve B. brevis için de verilebilir.
Mikroorganizmaların metabolik artıkları (organik asitler, v.s.) genellikle ortamın pH 'sını değiştirerek, pH düşmesine ve çok duyarlı mikropların üremelerine mani olurlar.
Mantarların oluşturduğu antibiyotikler birçok Gram pozitif ve Gram negatif mikropların üzerine bakteriostatik veya bakterisid etki yaparlar (antibiyozis).
5- Parazitizm: Bazı mikroorganizmalar üzerinde veya içinde yaşadığı konakçıdan yararlanırlar. Konakçıya hiç bir faydaları yoktur ve hatta direkt veya indirekt zararlı etki yaparlar. İnsanlar ve hayvanlarda hastalık yapan etkenleri bu yönlerden (bakteri, virus, mantar, helmint, v.s.) parazit olarak kabul edebiliriz. Bunlar konakçısının zararına, yaşantılarını sürdürürler. Bazı bakteriler (klamidia), bakteriyofajlar ve viruslar da birer hücre parazitidirler.
6- Oportunizm: İnsan ve hayvanların çeşitli sistemlerinde (sindirim, solunum, urogenital, v.s.) veya çeşitli yerlerinde normal olarak yaşayan, fakat hastalık oluşturamayan etkenler, konakçının sıhhatinin bozulması veya çevre koşullarının değişmesi sonu hastalık oluşturabilirler. Örn; insanların farinsklerinde bulunan ve hemolitik olmayan streptokoklar veya oral flora, dengenin konakçı zararına bozulması sonucu, kalp kapaklarında bozukluk yapabilirler. Candida albicans 'lar, bazı özel durumlarda (antibiyotik sağaltımından sonra), hastalık oluşturabilecek duruma gelebilirler. Aynı tarz hastalanmalara, akciğerlerde, deride, sindirim kanalında, urogenital sistemde v.s. yerlerde rastlanabilir.
7- Kompetisyon (rekabet): Aynı gıda, reseptör, substrat, vs için iki etkenin karşılıklı rekabete girmesi, birinin yerini diğerinin alması tarzında ortaya çıkan bir yaşam tarzıdır. Bunun örneklerini, özellikle antibiyotiklerin karşılıklı etkileşiminde, veya barsaklardaki aynı reseptörü, gıdayı, kimyasalı, vs. paylaşan mikroorganizmalar arasında görmek mümkündür.[/i]
|
|
|
|
|
3
|
»Kültür, Sanat, Eğitim ve İslamiyet « / Biyoloji / Azot Döngüsü
|
: Eylül 06, 2007, 09:04:27 ÖÖ
|
[i]Yeryüzündeki Azot Döngüsü [i]Canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için oksijen ve karbondioksite ihtiyaç duydukları gibi, büyüyebilmek için de azota (N2) ihtiyaç duyarlar. Azot, canlı vücudunda özellikle nükleik asitlerin, proteinlerin ve vitaminlerin yapısında %15 oranında bulunmaktadır. Yani hayatın temel maddelerinden birini teşkil eder. Atmosferin de yaklaşık %78’i azot gazından oluşur. Ancak canlılar havadaki bu azotu, ihtiyaçları olmasına rağmen doğada bulunduğu gibi bünyelerine alamazlar. Bu gazın bir şekilde canlıların kullanabileceği hale dönüştürülmesi ve canlılar tarafından tüketilip bitirilmemesi için bir döngü şeklinde atmosfere geri dönmesi gerekmektedir. Bu zorunluluğu ise mikroskobik bakteriler karşılamaktadır.
Atmosferdeki azot, çeşitli şekillerde yeryüzüne iner. Azot, yeryüzüne yağmurlarla nitrik asit şeklinde döner. Nitrik asit toprakta bakteriler tarafından nitratlara dönüştürülür ve bitki ancak bu besini topraktan alabilir.
Bir başka döngü şekli de havadaki azotun doğrudan toprağa alınmasıdır. Toprakta bulunan bazı bakterilerle bezelye ve fasulye gibi baklagillerin köklerinde bulunan bakteriler, havadaki azot gazını toprağın içine alırlar. Bu aşamada, üstün bir tasarımla karşı karşıya kalırız. Bütün organizmaların gelişiminde en önemli mineral azottur (nitrojen). Nükleik asit diğer hücre organellerinin büyük bir kısmı bu maddeye muhtaçtır. Büyümek için azota ihtiyaç duyan bitkiler ve bu ihtiyacı karşılayan bakteriler arasında, dünyanın en faydalı ortaklıklarından biri kurulur.
Bitkiler, köklerinden, bakterileri çekmek için özel besinler salgılar ve onları kendilerine yaklaştırırlar. Daha sonra bakteriler köklerde ortaya çıkan özel açıklıklardan içeri girerek, bitki köküne yerleşir ve burada büyük miktarlarda çoğalarak kök düğümlerini oluştururlar. Bugün yediğimiz sebzelerin, bitkilerin, tahılların büyük bir kısmını ve ekolojik dengenin sağlanması için gerekli olan azot döngüsünü, bu ortaklığa borçluyuz.
Evrimcilerin basit olarak nitelendirdiği bakteriler azot döngüsünü gerçekleştirirken, fotosentezde olduğu gibi, bir kimya laboratuvarı olarak çalışırlar ve kimya bilimine aşina olmayanlar için fazla anlam taşımayan karmaşık kimyasal reaksiyonları ilk yaratıldıkları günden itibaren hiç durmadan gerçekleştirirler. Aşağıda kimyasal terimlerle özetlenmiş olan azot sabitleme reaksiyonunu çözebilmek bile bilim adamları için büyük bir başarı olmuştur.
N2 + 8H+ 8e- + 16 ATP = 2NH3 + H2 + 16ADP + 16 Pi
Bu reaksiyonun gerçekleşebilmesi için, fotosentez, solunum veya fermentasyon gibi ikinci bir destek reaksiyonunun varlığı zorunludur. Çoğu insanın kafasını karıştıran bu formüller, bakteriler için sıradan, günlük bir çalışmadır. Elbette bakteriler bu kimyasal işlemleri yapmak için, özel bir kimya eğitiminden geçmemişlerdir.
Dünyaya gelen her yeni bakteri, ancak özel olarak tasarlanmış bir kimya laboratuvarına ve özel olarak eğitilmiş bir kimyacıya ait olabilecek malzeme ve bilgiyle donatılmış olarak görevine başlar. Ayrıca bu işlemler sadece bitki kökleriyle sınırlı değildir. Bu konuda da büyük bir çeşitlilik ve farklı alternatifler mevcuttur. Birçoğu, çok ayrı yerlerde ve çok farklı yapılarda olmalarına rağmen, aynı reaksiyonu, aynı bilgi ve programla, mükemmel bir şekilde gerçekleştirirler.
Bakterilerin bu reaksiyon sırasında kullandıkları, nitrojenaz enzim kompleksi, oksijene karşı aşırı duyarlıdır. Oksijene maruz kaldığında aktivitesi durur, bu yüzden proteinlerin demir bileşikleriyle reaksiyona girer. Fotosentez yaparak, oksijen üreten Siyanobakteri gibi bakteriler ve toprakta serbest şekilde yaşayan Azotobakteri gibi bakteriler için bu durum büyük bir sorun içerir. Ancak bakteriler, bu soruna karşı, çeşitli mekanizmalarla donatılmışlardır. Mesela, Azotobakteri türleri, bütün organizmalar içinde bilinen en yüksek solunum oranına sahip metabolizmalarıyla, hücrelerinde çok düşük seviyede oksijen tutarak, enzimi korumaya alırlar. Ayrıca Azotobakteri türleri, çok yüksek miktarda hücre dışı kimyasal bir bileşik üretirler. Bu bileşiklerin oluşturduğu yapışkan sıvının içinde su muhafaza eden bakteriler, hücre içinde oksijen yayılma oranını sınırlandırırlar. Bitki köklerinde azot sabitleyen Rhizobium gibi bakteriler ise, kök düğümlerinde oksijen tüketen moleküllere sahiptirler. Tek başına yaşayan bakteriler veya bakterisiz yaşayan bitkiler bu maddeyi üretmezler.
Bu örnekler bize açık bir mesaj vermektedir. İnsanların ve diğer canlıların beslenmesi için nitrojenin belirli bir forma dönüşmesi gerekmektedir. Bu dönüşüm bütün dünyayı kaplayacak bir yaygınlıkta ve sistemin riske girmesini önleyecek kadar çok çeşitlilikte olmalıdır. Ayrıca bu çeşitlilik için de aynı sistem farklı tasarımlarla desteklenmelidir. Bu ihtiyaçlar, doğada gördüğümüz sistemle karşılaştırıldığında, karşımıza, evrim teorisinin iddia ettiği gibi kör tesadüflerle oluşmuş, eksik tam işlemeyen bir yapı değil tam tersine tüm ayrıntılarına kadar hassas bir şekilde tasarlanmışbir sistem çıkar. Bu sistemi herşeyin yaratıcısı, üstün güç sahibi Rabbimiz bir amaçla yaratmıştır.[/i]
|
|
|
|
|
4
|
»Kültür, Sanat, Eğitim ve İslamiyet « / Biyoloji / DokuLaR
|
: Eylül 06, 2007, 09:03:36 ÖÖ
|
|
[i]DOKULAR
Doku:Yüksek yapılı organizmalarda çok sayıda hücre vardır.Bu hücreler kendi aralarında yapısal ve işlevsel birlikler oluştururlar.Canlılarda aynı işlevi yapan hücreler topluluklarına doku denir. Dokular canlının erginlikten önceki yaşamında başlar ve erişkinliğe ulaşınca son biçimini alır.Hayvanların yapısındakilere hayvansal,bitkilerin yapısındakilere de bitkisel dokular denir.
-HAYVANSAL DOKULAR-
Hayvansal dokular 7 gruba ayrılırlar; 1.Epitel doku 2.Bağ doku 3.Kıkırdak doku 4.Kemik doku 5.Kan doku 6.Kas doku 7.Sinir doku Bitkisel dokular ise 2 gruba ayrılır; 1.Sürgen(Bölünür) doku 2.Bölünmez doku Hayvansal dokuları inceleyelim; EPİTEL DOKU:Vücudun iç ve dış yüzeyini örter.Bunun 4 görevi vardır;Bulundukları organı dış etkilerden korumak,Salgı yapmak,Emmek, Mukus ve benzeri maddeleri iletmek.Epitel doku işlevine göre 2 grupta incelenir;
1.Örtü epiteli:Asıl görevi korumaktır.Ancak bazen emilim görevide yaparlar.Hücrelerinin sıralanışına göre Tek katlı ve Çok katlı olmak üzere ayrılırlar. A.Tek katlı epitel:Yan yana dizilmiş hücrelerden oluşur.Hücreleri yassı,kübik veya silindiriktir. a.Tek katlı yassı epitel: Akciğer alveolleri,kan damarlarının iç yüzü ve kılcal damarlarda bulunur. b.Tek katlı kübik epitel:Omurgalı böbreklerinde,tiroit bezinde bulunur. c.Tek katlı silindirik epitel:Omurgalının solunum yollarında,incebağırsakta bulunan silindirik epitel emme görevi yapar. B.Çok katlı epitel:Üst üste sıralanmış hücrelerden oluşur.Omugalıların derisinde bu doku vardır.Bu epitel dokuyu incelediğimizde en altta silindirik,ortada kübik,üstte ise yassı epitelden oluşmuştur.En üstteki epitel genellikle ölüdür.Bu ölü hücre alttaki canlı hücreleri dış etkilerden korur.Kan damarı içermez. 2.Salgı(Bez) epiteli:Salgı yapma yeteneğindeki hücrelerdir.Tükürük bezi,mide bezleri,ter bezleri,hipofiz,tiroit gibi salgı yapan organlarda bulunur.Hücre sayısına göre; A.Tek hücreli bezler:Silindirik hücrelerden oluşur.Bunlara “goblet” hücresi denir.Toprak solucanının derisinden,sindirim kanalından,solunum organlarından salgılanan mukus buna örnektir. B.Çok hücreli bezler:Salgı yapan hücrelerin bir araya gelmesi ile oluşurlar.Salgılarını bir kanala ve buradan vücut boşluğuna veren bezlere ekzokrin(dış salgı) bezi denir.Tükrük bezi,mide ve bağırsak bezleri ile gözyaşı bezleri dış salgı bezleridir.Salgılarını doğrudan kana veren bezlere endokrin(iç salgı) bezi denir.Bunlar kanalsız bezlerdir.Salgılarına hormon denir.Hipofiz,tiroit,paratiroit,böbreküstü bezleri birer iç salgı bezidir.
BAĞ DOKUSU: Doku ve organları birbirine bağlar.Vücudun her yerinde bulunur.Buna katılgan doku da denir.Hücreler ve hücreler arası maddelerden ve liflerden oluşur.Hücreler arasında bu hücreler tarafından salgılanan ara madde bulunur.Ara maddede ağsı,kollogen,elastik lifler olmak üzere 3 tipte lif görülür.Ara madde miktarı çok,bağ dokusu hücreleri azdır.Bağ dokusunu oluşturan asıl hücrelere fibroblast denir.Diğer önemli hücreler ise mast hücreleri ve makrofajlardır. Yağ dokusu,özelleşmiş bir bağ dokusudur.Hücreleri büyük ve yuvarlak olup yağ damlacıkları taşır.Yağ dokuları yedek besin olarak yağın ve suyun depolanmasını sağlar.Vücudun basınç ve darbelere karşı korunmasında,ısının izole edilmesinde,derinin nemli kalmasında etkili olur.
KAN DOKUSU:Kan,çeşitli maddeleri taşıma,vücudu mikroplara karşı koruma,vücut ısısını düzenlemek gerektiğinde pıhtılaşma gibi görevler yapar.Hücreler ve hücreler arası maddelerden oluşmuştur.Damarlar içinde dolaşır.Plazma denilen ara maddesi sıvıdır.Plazmanın çoğunu su oluşturur,ayrıca sindirilmiş besinler,hormonlar,enzimler,antikorlar,erimiş gazlar ve artık maddeler içerir.Hafif bazik özelliktedir. Kandan,kan hücreleri ve pıhtılaşan maddeler çıktıktan sonra geriye kalan sıvıya serum denir.Kan,bir tüpe konduğunda dipte oluşan pıhtının üstünde kalan serumdur.Pıhtıda ise kan hücreleri ve fibrin bulunur.Kan hücreleri 3 çeşittir: 1.Alyuvarlar 2.Akyuvarlar 3.Kan pulcukları
Alyuvar(Eritrosit);ortası çukur,kırmızı renkli kan hücresidir.Başlangıçta çekirdeklidirler ama kana karışırken çekirdeklerini kaybederler.Alyuvarlar akciğerden aldıkları oksijeni vücut hücrelerine,vücut hücrelerinden aldıkları karbondioksiti akciğere götüren hücrelerdir. Oksijen ve karbondioksit taşınmasında yapısında bulunan demirli bir protein olan hemoglobin görev yapar.Bir alyuvar yaklaşık 280 milyon hemoglobin molekülüne sahiptir. Alyuvarların ömrü yaklaşık olarak 120 gündür.Yaşlı alyuvarlar dalakta ve karaciğerde parçalanır.Kemik iliğinde yenisi üretilir.Birim zamanda dokulara ulaşan oksijen miktarının azalması vücutta alyuvar üretimini hızlandırır. a.Kan kaybı b.Deniz seviyesinden yükseklere çıkılması c.Bazı solunum ve dolaşım sistemi hastalıkları gibi durumlarda alyuvar üretimi artar. Yüksek yerlerde yaşayanlarda sahildeki insanlardan daha fazla alyuvar bulunur.Olgunlaşmış alyuvarlarda çekirdek,ribozom,e.retikulum ve mitokondri yoktur.
Akyuvarlar(Lökositler);çekirdekli,gerçek kan hücreleridir.Kan sıvısı içinde aktif hareket ederler.Hemoglobin taşımadıkları için renksizdirler.Kanda ortalama 7000-9000 kadardır.Bu sayı:
a.Mikrobik hastalıklar b.Vücuda giren yabancı proteinler,bakteri ve kimyasal toksinler c.Doku tahribi halinde sayısı artar. Sitoplazması tanecikli olanlara granüllü akyuvar denir.Çekirdeği boğumludur.Bunlar nötrofil,eosinofil ve bazofil diye adlandırılır.Tanecikli olmayanlarada granülsüz akyuvar adı verilir.Çekirdeği fasulye tanesine benzeyen tiplerine monosit,yuvarlak iri çekirdekli olanlarına lenfosit denir.Monositler kemik iliğinde,lenfositler dalak,tümüs bezi ve lenf düğümlerinde üretilirler. Akyuvarlar vücudu hastalıklara karşı korur.Monositler,mikropları fagositozla yutar ve parçalar.Çoğu zaman amipsi hareketlerle kan damarlarından çıkarak doku sıvısındaki mikropları yok eder.Ayrıca bazı lenfositler vücuda zarar veren maddelere karşı “antikor” üretirler. Kan pulcukları(trombositler);kemik ilğindeki dev hücrelerin(megakaryosit) parçalanması sonucu sitoplazma parçalarıdır.Ömürleri birkaç gündür.Kanın pıhtılaşmasında etkili olan özel bir protein bulundururlar.Buna trombosit tromboplastini denir.
KIKIRDAK DOKU:Esnek,dayanıklı,hafif sert dokudur.Omurgalılarda kemik doku ile beraber iskeleti oluşturur.Köpekbalıkları hariç diğer omurgalılarda embriyo geliştikçe kıkırdak doku yerini kemik dokuya bırakır. Bu doku,kıkırdak hücreleri “kondrosit” ile hücrelerin arasını dolduran ara madde “kondrinden” oluşur.Kondrosit bir kapsülle çevrilidir. Kıkırdak dokuda kan damarı bulunmaz.Besin ve gerekli maddeler difüzyonla etrafını saran bağ dokunun kılcallarından alınır.Metabolizma ürünü artıklarıda yine difüzyonla atılır. Kıkırdak doku,ara maddesine görehiyalin,elastik ve lifli kıkırdak olmak üzere 3’e ayrılır. a.Hiyelin kıkırdak;soluk borusu,kaburga uçları,uzun kemiklerin başı ve burunda yer alır.Bütün omurgalıların embriyoları ile kıkırdaklığı balıkların embriyo ve erginlerinde bulunur. b.Elastik kıkırdak;dış kulak yolu,kulak kepçesinde bulunur. c.Lifli kıkırdak;uzun kemiklerin eklem yerinde yer alır.Kollojen lifleri fazladır.Hücreler arası madde ve hücreleri azdır.
KEMİK DOKUSU:Omurgalıların iskeletini oluşturan kemikler,kemik dokusundan meydana gelir.Vücudun en sert dokusudur.Vücuda destek sağlar,iç organlaratutunma yüzeyi oluşturur.Kemik hücrelerine “osteosit” denir.Kemik hücreleri osein denilen proteinli madde ile madensel tuzlardan oluşan bir ara madde içinde bulunur.Madensel tuzların çoğunu magnezyum fosfat,kalsiyum karbonat ve kalsiyum florür oluşturur.Bu maddelerin miktarı canlının yaşına göre değişir. Kemik doku sıkı ve süngersi olmak üzere 2’ye ayrılır. Sıkı kemik doku,sert bir kitledir.Sert kemik dokuda denir.İskeleti oluşturan tüm kemiklerin dış yüzeyinde uzun kemiklerin gövdesinde bulunur.Kemik hücreleri sitoplazmik uzantılarla birbirine bağlanır.Hücreler iç içe geçmiş daireler üzerinde bulunur.Dairelerim merkezinde boydan boya uzanan boşluklara havers kanalı denir.Havers kanallarını birbirine bağlayan yan kanallarada volkmen kanalları adı verilir.Bu iki kanalında içinden kan damarları ve sinir uzantıları geçer. Süngerimsi kemik doku,uzun kemikleri baş kısmını,kısa ve yassı kemikleri iç kısmını doldurur.Gözenekli bir yapısı vardır.Bu gözeneklerin içi kırmızı kemik iliğiyle doludur. Bütün kemikler “periost” adı verilenbir zar ile örtülüdür.Bu zar kemiklerin beslenmesinde,onarımında ve kalınlaşmasında görev yapar.Uzun kemiklerin ortasındaki boşlukta sarı ilik,baş kısmında kırmızı ilik,kısa ve süngerimsi kemik dokusunun gözeneklerinde de kırmızı ilik bulunur.Kırmızı ilik alyuvar ve akyuvar yapımında etkilidir.Kırmızı ilik alyuvar ve akyuvar yapımında etkilidir.Kemik dokusu vücudun mineral deposudur. KAS DOKUSU:Kasılıp gevşeme yeteneğinde olan bir dokudur.Bu özelliğinden dolayı canlının hareketini ayrıca kalp,mide ve solunum organlarının çalışmasını sağlar.Hücreler arası maddeleri yoktur. Kas hücrelerinin zarına sarkolemma, sitoplazmasına sarkoplazma denir.Sarkoplazma kasılıp gevşeme özelliğindeki liflerden yapılmıştır.Bu liflere miyofibril adı verilir.Aktin ve miyozin denilen proteinden yapılmıştır.kasılma için gerekli enerji ATP’den sağlanır. Kaslar yapı ve çalışmaları bakımından üç çeşittir.Bunlar; 1.Düz kas, 2.İskelet kası, 3.Kalp kası. 1.Düz kaslar;uzun ,iğ biçimli,sivri uçlu hücrelerden yapılmıştır.Hücrenin ortasında yassı ve uzun bir çekirdeği vardır.Bağırsak,mide,damarlar gibi iç organların yapısında bulunur.İsteğimiz dışında çalışır,çalışması otonom sinir sisteminin denetiminde gerçekleşir.Yavaş kasılır ancak kasılı kalabilme süreleri uzundur.Yani geç yorulurlar.
2.Çizgili kaslar;uzun,silindirik ve kalın uçlu hücrelerdir.Plazma zarları eridiği için çok çekirdekli bir görünümleri vardır.Çekirdekleri kenarda yer alır. Çizgili kaslar iskeleti sara ve hareketi sağlar.İstediğimizle çalışır.Çalışması beyin tarafından düzenlenir.Kasılma hızı yüksektir.Kasılı kalma süresi kısadır.Yani çabuk yorulurlar. 3.Yürek(Kalp) kası,bir çeşit çizgili kastır.Kalbin kaslı yapısını oluşturur.Çok çekirdeklidir.Çekirdekleri ortadadır.Enine boyuna çizgilidir.Dallanmış ve birbiri ile kaynaşmış silindirik,uzun liflerden oluşur.Uyartı bir liften diğerine iletilir.İsteğimiz dışında çalışır.Çalışması otonom sinir sistemi ile düzenlenir. SİNİR DOKUSU:Sinir dokusu sinir hücreleri(nöron) ile bunların arasında bulunan destek sağlayan rejenerasyon ve koruma görevi yapan nörogliyalardan oluşur.Bir nöronda iki kısım bulunur. a.Sinir gövdesi:Sitoplazma ve çekirdeği kapsar.Hücreden uzanan sinir liflerine sahiptir. b.Uzantılar:Uzun ve tek olan uzantıya akson denir.Beyin ve omirilikte bulunan aksonların etrafı miyelin kılıf ile örtülüdür.Bu kılıf Schwann hücrelerinin aksona dolanmasıyla oluşur.Miyelinli aksonlarda uyartılar hızlı iletilir.Otonom sinir sisteminin iç organlarda sonlanan aksonlarında miyelin bulunmaz.Kısa birden fazla olan uzantılara ise dendrit denir. Nöronlar uç uça gelerek sinir tellerini oluştururlar.Bir nöronun dendritleri ile başka bir nöronun aksonunun karşılaştıkları ve uyartının aksondan dendrite geçtiği özel bağlantı yerine sinaps denir.Akson ile dendritin arasındaki boşluğa sinaptik aralık denir.Sinir hücrelerinde elektriksel olarak iletilen impulslar bu çeşit sinapslarda kimyasal olarak iletilir.İmpulslar dendritden hücre gövdesine daha sonra aksona taşınır.Nöronlar uzantılarıyla bez hücrelerine ve kaslara (efektör organlara) bağlanırlar.
-BİTKİSEL DOKULAR- Bitkisel dokular “sürgen doku” ve “değişmez doku” olmak üzere iki kısımda incelenir.
Sürgen (Meristem) Doku:Bitkilerde uzamayı ve kalınlaşmayı sağlar.Hücreleri küçük,ince zarlı,bol sitoplazmalı ve büyük çekirdeklidir.Kofulları çok az sayıda veya hiç yoktur. Hücreleri küp veya prizma şeklinde olup,hızlı bölünme yeteneğindedir.Bitkinin hızlı büyüyen bölgelerinde bulunur.Farklılaşarak değişmez dokuları oluşturur.Yapı ve görevlerine göre iki çeşidi vardır.
1.Birincil meristem:Kök,gövde ve dalların uç kısımlarında bulunur.Bu dokunun bulunduğu bölgelere “büyüme noktası” denir.Büyüme noktası gövdede koruyucu yapraklarla,kökte ise kaliptra örtülür.Büyüme konisi iç içe üç tabakadan oluşur.Bu tabakalar dıştan içe doğru dermatojen,periblem ve plerom şeklinde sıralanır.Dermotejen epidermisi,periblem kabuk bölgesini,plerom merkezi silindir bölgesini oluşturur Birincil meristem ömür boyu etkindir.Boyca uzamayı sağlar. 2.İkincil meristemeğişmez doku hücrelerinin sonradan bölünme yeteneği kazanması ile oluşur.Buna “Kambiyum” denir.Kambiyum,iletim demetleri arasında oluşursa demetler kambiyumu,epidermis altında oluşursa mantar kambiyumu adını alır.Mantar kambiyumu epidermisin yerini alan mantar dokuyu oluşturur.Demetler kambiyumu ise her yıl yeni odun ve soymuk borularını oluşturur.Bir önceki yıl biri ilkbahar diğeri yaz sonunda oluşan odun ve soymuk boruları ezilerek üst üste yığılır ve yaş halkalarını oluştururlar.Demetler kambiyumu faaliyeti ile oluşur. Değişmaz dokular:Sürgen dokunun oluşturduğu yeni hücrelerin farklılaşmasıyla oluşurlar.Değişmez dokuları meydana getiren hücreler bölünme özelliğini kaybeder.Hücreleri meristem doku hücrelerinden daha büyük,sitoplazmaları daha az ve kofulları fazladır. Yapı ve görevlerine göre beş çeşit değişmez doku vardır. A.Parankima dokusu(Temel doku) Bitkilerde diğer doku ve organların arasını doldurur.Dokunu meydana getiren hücreler,ince çeperli,bol sitoplazmalıdır.Kofulları küçük ve azdır.Yaptıklarını işlere göre: Özümleme,havalandırma,iletim ve depolama parankiması olmak üzere dörde ayrılır. a.Özümleme Parankiması:Fotosentez yapar.Bol kloroplast taşıyan hücrelerdir.Bitkinin yapraklarında,genç gövde ve dallarında yer alır.Yaprakların üst yüzeyinde yer alan kloroplastça zengin parankimaya palizat parankiması,yaprakların alt yüzeyinde yer alan hücre arası boşlukları fazla olan,kloroplastı daha az olanlarına ise sünger parankiması denir. b.Havalandırma Parankiması:Bataklık ve su bitkilerinin kök ve gövdelerinde bulunur.Hücreler arasındaki boşluklar hava ile doludur.Bitkinin gaz alışverişine yardımcı olur. c.İletim Parankiması:Özümleme parankiması ile iletim demetleri arasında su ve besin taşır.İnce çeperli olup kloroplastı az veya hiç bulunmayan hücrelerdir. d.Depo Parankiması:Kök gövde,tohum ve meyvelerde bulunur.Yedek besin ve su depo eder.Örneğin patateste nişasta,kaktüste su depo eder.
B.Koruyucu doku
Bitkiyi dıştan sarar.Kalın çeperli hücrelerden meydana gelir.Bitkinin su kaybını önler,madde alışverişini sağlar,dış etkilere ve yaralanmalara karşı bitkinin iç dokularını korur.Koruyucu doku “epidermis” ve “perider” olmak üzere 2 çeşittir. Epidermis,bitkinin genç bölgelerini ve yapraklarını örten tek tabakalı bazı bitkilerde çok tabakalı olan bir dokudur.Dermatojen hücrelerinin farklılaşmasından oluşur.hücreleri arasında boşluk yoktur. Hücrelerin üzerinde kütin ve mumdan oluşan kutikula denilen bir tabaka vardır.Kutikula tabakası bitkilerde su kaybını azaltır.Epidermisin bazı hücreleri farklılaşarak epidermisin direncini artırır.Bu tabakanın kalın ve ince oluşu bitkinin yaşadığı ortama bağlıdır.Bazı bitkilerde epidermis çok katlı olabilir.Savunma,örtü,tırmanma ve emici tüylerin bazıları da gözenek hücrelerini oluşturur. Stomalar (Gözenekler) epidermis hücrelerinin değişmesiyle meydana gelen;ihtiyaca göre gaz alışverişi ve terlemeyi düzenleyen açılıp kapanabilir yapılardır.Gözeneklerin açılıp kapanması turgor basıncı ile düzenlenir.Gözenek hücreleri kloroplastlı hücrelerdir.Gözenek hücrelerinin çevresindeki hücrelerine komşu hücreler denir.Gözenekler kara bitkilerinin yapraklarının her iki yüzünde de bulunur.Çoğu bitkilerde alt yüzde daha fazladır.Su içindeki yapraklarda,kökte,mantar doku ile örtülü gövde ve dallarda gözenek bulunmaz. Çok yıllık bitkilerde kök ve gövdedeki epidermisin parçalanması sonucunda epidermisin yerini periderm alır.Peridermin üst sırasında mantar hücreleri bulunur.Mantar hücreleri mantar kambiyumu(fellojen) tarafından oluşturulur.Mantar hücrelerinin çeperinde su geçirmeyen suberin birikir. Bu hücreler zamanla ölür ve içleri hava ile dolar.Mantar dokusu üzerinde gaz alışverişini sağlayan açıklıklara kovucuk (lentisel) denir.Kovucuklar epidermisin parçalanması sırasında gözeneklerin bulunduğu yerde oluşur. C.İletim dokusu
Plerom hücrelerinin değişmesiyle oluşur.Bitkinin kök,gövde,yaprak,çiçek gibi hemen her organında bulunur.Topraktan alınan su ve madensel tuzların ilgili organlara;fotosentez sonucu oluşan organik besinlerin harcanacakları ya da depo edilecekleri yere taşınmasını sağlar.İki bölümde incelenir:
1.Odun borusu(=ksilem):Üst üste gelen hücrelerin ara zarlarının erimesi,çekirdeklerinin kaybolması,yan çeperlerinin değişik biçimde lignin biriktirerek kalınlaşması sonucu oluşan boru biçimindeki cansız oluşumlardır.Topraktan alınan su ve madensel tuzların gövde,dal ve yapraklara taşınmasını sağlar.
2.Soymuk borusu(=floem):Üst üste sıralanmış canlı hücrelerin boyalarının uzaması, ara zarlarının kalbur gibi delinmesiyle oluşur.Hücreleri canlı,kofullu ve küçük çaplıdır.Soymuk borularının yanında bol sitoplazmalı, iri çekirdekli arkadaş hücreleri yer alır. Soymuk boruları fotosentez sonucu oluşan organik bileşikleri bitkinin çeşitli bölgelerine taşır. D.Destek doku Bitkilerin yapılarını koruyabilmeleri,dış etkilere dayanaklı hale gelmeleri destek doku ile sağlanır.Otsu bitkilerde yayanıklılık hücrelerin turgor durumu ile sağlanır. Destek doku hücrelerinin ortak özelliği çeperlerinin kalınlaşmış olmasıdır.Destek doku, “pek doku (kolenkima)” ve “sert doku (sklerankima)” olmak üzere 2 çeşittir. Pek doku; büyümekte olan bitki kısımlarında (yapraklar,çiçekler,meyve sapı,bazı otsu bitkilerin gövdesinde) bulunur.Canlı bir dokudur.Hücreleri değişik şekillerde olabilir.Hücrelerinde sitoplazma,çekirdek ve bazılarında kloroplast bulunur.Köşeleri kalınlaşmış kollenkimaya köşe kollenkiması,karşılıklı çeperleri kalınlaşmış kollenkimaya levha kollenkiması denir.Hücre çeperi selüloz ve pektin maddelerinin birikmesiyle kalınlaşmıştır.Ballıbaba,kabak,begonya ve tütünde köşe kollenkiması;adaçayı ve mürver ağacında ise levha kollenkiması bulunur. Sert doku; büyümesini tamamlamış bitki kısımlarında bulunur.Bitkiye sertlik ve direnç sağlar.Hücreleri ölüdür.Hücre şekilleri bakımından iki çeşittir.Hücreleri ağ şeklinde olanlara sklerankima lifleri denir.Keten ve kenevirdeki sklerankima lifleri dokuma sanayinde kullanılır.Yuvarlak ve çokgen olanlara taş hücreleri denir.Kabukta,bazı yapraklarda,ayva ve armutta,meyve çekirdeklerinde bulunabilir. E.Salgı Doku Epidermis,parankima ve diğer dokular arasında tek tek veya gruplar halindeki canlı hücrelerden oluşur.Hücreleri bol sitoplazmalı ve iri çekirdeklidir. Bitkilerdeki salgılar,ya hücre içine ya da hücre dışına verilir.Salgı maddeleri hücre içinde depo ediliyorsa hücre içi salgısı denir.Hücreler parçalanarak bu salgı dışarı boşaltılır.Bazı bitkilerde ise salgı hücreleri birbiriyle birleşerek süt borularını oluşturur.Salgı maddeleri hücre çeperlerinden dışarı atılırsa bu tip salgılara hücre dışı salgılar denir.Bu salgılar ya ceplerde ya da kanal şeklindeki boşluklarda toplanır. Salgı maddeleri metabolizma sonucu oluşan yeniden metabolizmaya girmeyen maddelerdir.Salgı maddeleri katı veya sıvı olabilir.Salgı maddeleri arasında su,enzim,alkoloit,glikozid,bal özü,müsilaj,süt,reçine,eterik yağ sayılabilir. Tanen ve reçine gibi maddeler bitkinin çürümesini önler,bitkiyi zararlı organizmalardan korur,Bal özü ve bazı kokulu maddeler böcekleri çekerek tozlaşmaya yardımcı olur.Böcek yiyen bitkilerin saldığı sindirim enzimleri beslenmeyi sağlar.Yakıcı tüylerdeki salgılar ise bitkinin kendini savunmasına yardımcı olur.[/i]
|
|
|
|
|
5
|
»Kültür, Sanat, Eğitim ve İslamiyet « / Biyoloji / PLaton FeLsefesi
|
: Eylül 06, 2007, 09:03:12 ÖÖ
|
|
[i]PLATON, YENİ PLATONCULUK, ARISTOTELES PLATON : İ.Ö. 427 yılında Aigina'da (Pire körfezinde küçük bir ada) doğmuş, İ.Ö. 347'de Atina'da ölmüştür. Asıl adı Aristokles'dir. Geniş omuzları ve atletik yapısı yüzünden, "Platon" (geniş göğüslü) lâkabı ile anılmış ve tanınmıştır. Atina'nın köklü ailelerinden birine mensuptur. Bir san'atçı ve edebiyatçı olarak yetiştirilmiştir. İlgi alanları içersinde önemli bir yer tuttuğu anlaşılan felsefeye, Herakleitos'çu Kratylos'dan dersler alarak başlamıştır. Yirmi yaşından itibâren yanından hiç ayrılmadığı Sokrates'in ölümünden sonra, bir çok seyahate katıldığı rivayet edilmektedir. Bunlar içersinde kesin ve en önemli olanı, Pythagoras'çı öğreti ile tanıştığı kuzey İtalya yolculuğudur. Bu seyahatte, felsefî düşüncelerine önemli etkiler yapacak dinî ve mistik görüşler yanında, matematik üzerine bilgiler edinmiştir. Nihayet, "Akademos bahçeleri" denen bölgede, ünlü "Akademia"sını kurarak, ömrünün sonuna kadar yönetimini üslenmiştir. Batı felsefesinin en önemli düşünürleri arasında, en başta gelen bir kişiliktir Platon. Antik çağ yunan felsefesinde, Sokrates öncesi filozoflar (ilk filozoflar veya doğa filozofları) daha ziyade materialist (özdekçi) görüşler üretmişlerdir. Antik felsefenin özdekçi öğretisi, atomcu Demokritos ile en yüksek seviyeye erişmiş, buna mukabil düşünceci (idealist) felsefe, Platon ile en doruk noktasına ulaşmıştır. Platon bir san'atçı ve özellikle edebiyatçı olarak yetiştirilmiş olmasından büyük ölçüde istifade etmiş, kurguladığı düşünsel ürünleri, çok ustaca, hattâ şiirsel bir anlatımla süsleyerek, asırlar boyu insanları etkilemeyi başarmıştır. Platon düşüncesini hazırlayan temel kaynaklar arasında en önemli sayılabilecek olanlar, başta tabiatiyle Sokrates olmak üzere, Orpheus, Pythagoras ve Herakleitos'dur. Tüm düşünsel yapısını, beş önemli kuram içersinde toplamak mümkündür. Bunlar, “bilgi”, “idealar”, “ruhun ölümsüzlüğü”, “evrendoğum” (Cosmogonie, Cosmogony - Evren'in oluşumunu inceleyen bilim dalı) ve “devlet” ile ilgili kuramlarıdır. Platon, bütün yaşamı boyunca hocası Sokrates'den edindiği ilham ile gerçek bir ahlâkçı olarak kalmış, tüm bu kuramları, ethik ağırlıklı görüşlerle irdeleyerek geliştirmiştir. Sokrates ve Platon'a göre felsefenin ana ereği, insanın mutluluğu ve yetkin (kâmil) yaşamının sağlanmasıdır. Yetkin bir yaşam, ancak erdemli bir hayat sürmekle elde edilebilir. Erdemin temeli “bilgi”, özü “idealar kavramı”, gerekçesi “evrendoğum”, güvencesi “ölümsüzlük”, yaşamsal sığınağı “devlet”tir. Platon, elli yıllık uzun bir süre boyunca bu kuramsal yapıyı düşünmüş, ilintili felsefî meselelerle didişmiş ve bu arada görüşlerini düzeltip olgunlaştırmıştır. Bu yüzden Platon felsefesinin incelenmesi açısından en akılcı yol, bu değişim ve gelişmeyi takip ederek, öğretinin geçirdiği evreleri anlamaya çalışmaktır. 1- Sokratesçi dönem : "Gençlik dialogları" veya "Sokratik dialoglar"ın kaleme alındığı dönemdir. Bu çalışmalarda Platon, hocasının öğretisini, gerçeğe en uygun şekilde vermeye çalışan, katıksız bir Sokrates'çidir. Bilgi ve erdem sorunlarının irdelendiği ethik içerikli bu dialoglarda Platon, henüz felsefeyi ileriye götürme çabalarına girişmemiştir. 2- Geçiş dönemi : Platon felsefesi ile ilgili olarak mümkün olan en kısa târifi vermek istersek, onun tıpkı Sokrates öncesi “Doğa Filozofları” gibi, mutlak ve değişmez olan ile değişen arasındaki ilintilerle ilgilendiğini söyleyebiliriz. İlk filozoflar, doğada mutlak ve değişmez olanı aramışlar, Platon ise hem doğada, hem de ahlâk ve toplum yaşamında mutlak ve değişmez olanın peşinden koşmuştur. Geçiş dönemi çalışmalarında, hareket noktasının sofist öğreti olduğunu görüyoruz. Sofist tezleri, bazen küçümseyici, çok kere de alaycı bir dille tenkit ettiğini bildiğimiz Platon'un bu seçimi, öyle pek gelişi güzel değildir. Yukarda gördüğümüz gibi, Thales'den Demokritos'a kadar tüm doğa filozoflarının felsefeye materialist yaklaşımlarından sonra, insanı odaklayan ilk öğretiler, sofistler tarafından ortaya atılmış ve bu görüşler Platon'un ahlâkçı ve toplumsal analizleri için müsait bir temel oluşturmuştur. Bu aşamada Platon, sofistlerin hazza dayanan yaşam görüşlerini detaylı bir tartışmaya açarak, Sokrates öğretisini aşmaya karar vermiş görünmektedir. Yine de sofist disiplinin karşısına, ustasının "iyi" kavramı ile çıkar; "İYİ, doğru bir yaşamın kesin ölçütü ve amacıdır." Platon, bu tezin sağlam temellere oturtulabilmesinin, içerdiği "doğru" kavramının târif edilebilir, hiç değilse araştırılabilir bir şey olması ile mümkün olduğunu kavramıştır. Bu zorlu meseleyi çözmeye çalışırken; "Aradığımız şey bilinen bir şeyse, bunu aramaya gerek yoktur. Bilinmeyen bir şeyse, bulduğumuz şeyin aranan şey olduğunu nereden bileceğiz ?" sorusu ile sofistler, Platon'u daha da zor duruma sokmuşlardır. Filozofumuz bu meseleyi, Orpheus ve Pythagoras'çı öğretilerden edindiği "ruhun ölmezliği" kavramı ile çözmeyi deneyerek, Sokrates disiplinini aşma yolunda ilk adımı atmıştır. Ruh ölümsüz olduğuna göre, aranan doğru ile daha önceki yaşam dönemlerinde muhakkak karşılaşmış olmalıdır. Hâl böyle olunca, ölümsüz bir ruh taşıyan insanoğlu için "öğrenmek", eskiden bilinen bir şeyi hatırlamaktan (anamnesis) başka bir şey değildir. Ancak ölümsüz ruhunu eski yaşamında gördüklerinden anımsadıkları son derece muğlak bilgilerdir. Üstüne üstlük, bir de bu dünyadaki doğrudan algılamaların getirdiği zihnî karmaşa, bu bilgileri daha sallantılı tasavvurlar hâline dönüştürmektedir. Platon bir dialogda, Sokrates'in ağzından şunları söylemektedir; "Ben bir ebeyim. Şu farkla ki, kadınları değil, erkekleri doğurtuyorum. Benimle konuşmaya başlayan, önce bilmezmiş gibi görünür. Ama konuşma ilerledikçe açılır ve anımsamaya başlar. Bununla beraber, benden bir şey öğrenmediği bellidir. En güzel bilgileri, sadece kendi içersinde bulur ve ortaya koyar." Böylelikle Platon öğretisinin, "doğru sanı" (orthe doxa) ve "bilgi" (episteme) arasındaki karşıtlık ile ruhta bilinçsiz bir halde mevcut, "doğuştan tasavvurlar" şeklinde özetlenebilecek iki ana görüşüne varılmış olmaktadır. Doğru sanı, muğlak ve süreksizdir. Bilgi ise bir temele, bir nedene (logos'a - Herakleitos öğretisinde Evren'e egemen olan yasa, düzen ve tanrısal aklı betimlemek için kullanılan sözcük) bağlanmakla, dayatılmakla sağlam ve sürekli olur. 3- Olgunluk dönemi : Sokrates'in "bilgi erdemdir" tezini daha bir derinlemesine irdeledikten sonra, iki tür bilmenin söz konusu olabileceği görüşünü öne sürer Platon. Doğru sanı (doğru algılama) ile bilgi, iki ayrı dünya yaratmıştır. Bir yanda meydana gelen ve yok olan, doğru sanının, rölatif gerçekliklerin dünyası, diğer yanda, sağlam ve sürekli, asıl gerçekliğin, "idealar"ın dünyası. (Le monde sensible et le monde intelligible) Platon'un bilgi kuramının çıkış noktası Protogoras'çıdır. Bir şeyi bilen kişi, onu algılayan kişidir. Bu yüzden "insan her şeyin ölçüsüdür". "Algı, daima var olan bir şeydir. Bilgi olduğu için de şaşmaz" diyor Protogoras. Platon bu görüşe, Herakleitos'un, "var dediğimiz her şey, gerçekte oluş sürecinde olan bir nesnedir" şeklindeki "akış kuramı"nı katar. a) Bilgi bir algıdır; (hattâ aslında bilgi, bir algılama yargısıdır.) b) İnsan her şeyin ölçüsüdür; c) Her şey akış hâlindedir; şeklinde özetlenebilecek kuramın, algılanan nesneler için doğru, gerçek bilgi açısından yanlış olduğu sonucuna varmıştır. Ünlü "idealar kuramı", işte bu bilgi (episteme) anlayışından doğmuştur. Gerçek bilginin temeli, ancak idealar dünyasında bulunabilir. İdea birliktir. Bölünemez, değişmez, öncesiz ve sonrasız olarak, kendi kendine eşit, hep aynı kalan bilgidir. Doğru sanılar yolu ile duyumlanan nesneler ise, hiç durmaksızın oluşur, değişir ve yok olurlar. ("Akış kuramı" gereği olarak.) Bu aşamada analizimize ara verip, konunun önemi açısından muhakkak irdelenmesi gereken bir sava dikkat çekmek istiyoruz. Platon, Herakleitos'çu öğretiden alarak idealar kuramına taşıdığı, "Evren'de değişmeyen ve aynı kalan hiç bir şey yoktur, her şey akar" mantığından hareketle, "madem ki Evren'de değişmeyen hiç bir şey yoktur, o halde, gelip geçici bilgilerin (göreceli/rölatif gerçeklerin) değişmez ilksiz ve sonsuz, hep aynı kalan asılları olması gereken gerçek bilgiler, (idealar) bu Evren'in dışında bir yerlerde olmalıdır" sonucuna varmıştır. Başta Aristoteles olmak üzere bir çok düşünürün bu mantığı, kısır, akılsızca ve hattâ kötü niyetli bularak Platon'u tenkit ettiklerini biliyoruz. Bu yergilerin dayandığı oldukça güçlü deliller karşısında, yaklaşımın haksız olduğunu söylemek de pek kolay görünmemektedir. Ancak teslim etmemiz gerekir ki Platon, bu düşünceleri ile felsefeye çok önemli boyutlar getirmiştir. Şüphecilik ekolünün ilk kez ciddî bir düşünce sistematiği hâline dönüşmesinin temel taşlarıdır bu sözler. Ayrıca dikkatli bir göz için, kendisinden önce Xenophanes ve sonraları kalabalık bir filozoflar grubu tarafından ortaya atılarak şiddetle savunulan bir ekolün, insan aklının mutlak bilgiye erişmesinin mümkün olmadığını iddia eden "Agnosticisme"in, (bilinemezcilik) belki de ilk ışıklarıdır bu düşünceler. Biz yine analizimize dönelim; Platon'un idealar kuramı, hem mantık ve hem de metafizik içeriklidir; - Kuramın mantıksal dizini, Parmenides'in "eğer dil bir saçmalık değilse, sözcükler bir anlam taşımalıdır. Üzerinde konuşulsun veya konuşulmasın, var olan nenleri anlatmalıdır" tezinden hareket eder. Örneğin, doğru olarak, "bu at'tır" diyebileceğimiz pek çok hayvan vardır. Bir hayvan, atlara özgü genel yapıyı taşıdığında "at"tır. Dil, "at" gibi genel mânâ içeren sözcükler olmaksızın yaşayamaz. Bu sözcük eğer bir neni betimliyorsa, bu her hangi bir "at" değil, evrensel "at" kavramıdır. Bu kavram, her hangi bir at doğduğunda doğmaz, her hangi bir at öldüğünde de ölmez. Bir varlık da değildir. Uzay'da bir yer kaplamadığı gibi, zaman kavramı ile de sınırlandırılamaz. - Kuramın metafizik bölümüne göre "at" sözcüğü, belirli bir düşünsel (ideal) at'ı, Tanrı'nın yarattığı tek bir at'ı, ilk ve ana örneği, kalıbı betimler. Tek tek atlar, ideal at ile ortak bir yapıya sahiptirler. Bu ortaklık, az ya da çok eksiktir (kopye tam ve yetkin değildir). Bu yüzden tek bir at ideası ve çok sayıda at vardır. Düşünsel (ideal) at gerçek, tek tek atlar görüntüseldir. Temel düşünce yapısı itibariyle "Batı metafiziği"nin kurucusu olarak anılan Platon, bu düşünsel zincirin ilk halkası olarak kabul ettiği "ruhun ölmezliği" kavramını, alışılagelmiş mythos hâlinden soyutlayarak, daha sağlam temellere oturtması gerektiğini de hissetmiştir. Üstüne üstlük bu noktada, ruhun ölümsüzlüğü yanında, idealar dünyasından geldiğinin ve kökünün orada olduğunun da belirlenmesi gereklidir. İdealar dünyasından gelerek, insanî beden ile birleşen ölümsüz ruhun amacı, asıl yurduna tekrar kavuşmaktır. Beden, bu isteğin gerçekleşmesine yardımcı olarak işlevini yerine getirmelidir. Bu kavuşmanın gerçekleşmesi, idealara ulaşmaya, ideaları bilmeye bağlıdır. Bu bilgi de yine bir anımsamadır. Ancak bu anımsama işleminin frekansı, ruh ve bedenlere göre değişkenlik gösterir. Platon'a göre ruhlardan çok büyük bir çoğunluğunun anımsadığı bulanık görüntülerdir. Ruhlardan küçük bir azınlıkta "algılama yetisi", daha az bir oranında "anlama yetisi" ve nihayet pek azında, ideaları tamamiyle hatırlayabilme, "akıl yetisi" vardır. Bu sonuncular, rölatif gerçeklerden algıladıklarına dayanarak, hangi ideaların hayâlleri ile karşı karşıya olduklarını tanımlayabilirler. (Platon kendisini, bu kategori bireylerden saymaktadır.) Yeryüzü, idealar dünyasına benzer. Yeryüzündeki her nen, idealar dünyasından pay almıştır. Bu anımsama vetiresinin irdelenmesi Platon'u, "sevgi" (eros) kavramına götürmüştür. Yaşadığımız ve idealardan pay almış bu dünya'yı, objektif kriterler çerçevesinde algılayabildiğimizde, gerçeklere varabilmemiz mümkündür diyor ünlü düşünür. Platon'a göre bunun en çarpıcı örneğini, "güzel" kavramının değerlendirilmesinde görmekteyiz. Sevgi, güzele yönelmektedir. Zira güzel kavramı, idealar dünyasındaki gerçekliğin anımsanması sonucu verilen bir hükmü içermekte ve dolayısiyle sevgiyi yaratmaktadır. Platon sevgi'yi, (eros) bütün ölümlülerde rastlanan bir ölümsüzlük çabası olarak tanımlar. En basit hâli ile eros, tüm insanlarda, kendilerini yaşatacağına inandıkları bir nesil yetiştirme iç güdüsü olarak görülmektedir. Ancak bazı insanlarda "eros" kavramı, daha üstün bir niteliğe bürünmüştür. Bu seçkin kişilerde, ya'ni ideaları tamamiyle hatırlama yetisine (aklına) sahip bireylerde eros, bu güzelliklere ulaşmak ihtirası şeklinde tezâhür eder. Bu arzuyu gerçekleştirebilecek bilgilerin eksikliğini hisseden seçkinler, bilgisizlikten kurtulmak çabası içersinde bulurlar kendilerini. Bu kişiler eros'u, dünyaya çocuk getirmekten öte bir işlev, idealara ulaşarak erdemli işler yapmak ve yeryüzünde sürekli bir isim, sonsuz bir şeref bırakmak çabası ve aşkı olarak görürler. (Bu noktada felsefe sözcüğünün yunanca kökenindeki "philia" = "sevgi ve güzellik", "sophia" = "akıl ve hikmet" kelimeleri ile fransızca kökenli çok özlü bir felsefe târifi olan, "L'amour de la sagesse", "hikmet sevgisi" terimini hatırlayalım.) Felsefî meseleleri inceleyen bir çok düşünür tarafından yazılan incelemelerde, "iyi, doğru ve güzel kavramları, insanoğlunun doğuştan sahip olduğu özelliklerdir" şeklinde dile getirilen Platon öğretisinin altında yatan düşünsel zincir budur. 4- Yaşlılık dönemi : Platon bu aşamada, önceleri ele aldığı bir çok konuyu tekrar gündeme getirerek, bir kez daha incelemiştir. İlgisi daha çok ahlâkî (ethic) sorunlar ile insanoğlunun mutluluğuna yöneliktir. Yetkin (kâmil) insan yerine, yetkin toplumu târif etme çabası içersindedir. Yetkin topluma ve dolayısiyle toplumsal mutluluğa erişmenin yolu, ideal devlet düzeni içersinde yaşamaktır. Devlet yönetimi ile ilgili olarak en çok üzerinde durduğu konular, dostluk, hitabet ve siyaset san'atlarıdır. Platon'a göre sorunlar, ancak felsefe ile çözülebilir. Gerçek dostluk, hikmet sevgisi (eros) ile ruhları tutuşmuş insanların beraberliğinden başka bir şey değildir. Hitâbet san'atı ise ruhun, bildiklerini sözlerle anımsatmaya çalışmasıdır. İnsanların doğal amaçları olan toplumsal mutluluğu sağlamakla görevli devlet yönetimi san'atı da, felsefe olmadan yapılamaz. Nelerin toplumsal mutluluğu yaratabileceğini, felsefeden başka hiç bir şey târif edemez. Bu noktada önemli bir zorlukla karşılaşmaktadır filozofumuz. Evet, "siyaset san'atı ve ideal devlet düzeninin gerektirdiği çözümleri sadece felsefe üretebilir." Ancak Platon'un yaşam tecrübesi, kendisinden çok sonraları stoacı düşünür Kıbrıs'lı Zenon'un (İ.Ö. 336 - 264) tasarladığı gibi, sadece bilge ve erdemli kişilerden kurulu bir akıllı insanlar toplumuna ulaşmanın imkânsızlığını, hemen kavramıştır. Bu görüşünü de, "yığınlar hiç bir zaman filozof olmayacaktır" özdeyişi ile vurgulamaktadır. Dolayısiyle toplumları mutluluğa ulaştırmak, yönetimin bilge kişilere teslim edilmesi ile mümkün olur. Platon'a göre, "başa filozoflar geçmez, ya da baştakiler felsefe yapmazlarsa, insanlığın acıları asla sona ermeyecektir." Devleti teşkil eden bireyleri, işlevleri açısından üç kategoriye ayırıyor düşünürümüz ; zenginliği sevenler, şerefi sevenler ve bilgiyi sevenler. Bu ayırım bir başka şekilde şöyle ifade edilebilir; halk, askerler ve koruyucular. (Siyasette söz sahibi olanlar, koruyuculardır.) Toplumu meydana getiren fertlerin tamamı, bu üç özellikten birini, diğerlerinden daha fazla arzu edecekler ve isteklerine, ideal devlet düzeni içersinde ulaşacaklardır. İdeal devlet kavramı içersinde, genç nesillerin eğitimi için şiir ve musikîye verilen önem, "güzel sevgisi"ni öne çıkartan bir anlayıştır. Platon, idealara estetik yolu ile erişme metodu (estetik yolu ile anımsama) olarak târif edilebilecek bu görüşten zamanla vazgeçmiş, daha objektif sayılabilecek bir yönteme, matematik'e doğru yola çıkmıştır. Matematik'i kullanarak idealara ulaşılabileceğini düşünen filozofumuz için bu çaba, bir bakıma ruhun idealar dünyası özlemi ile bu gayeye yönelik bitmez tükenmez bir gayret anlamını da taşımaktadır. Ruh, beden içersinde bir hapishanededir. (Sima Sema) Buradan ruh, kendisini ancak bilgi ve erdem ile kurtarabilir. O halde bilge kişi, idealar dünyasına özlem duyan bir ruh taşıdığının şuurunda olarak, kendini ölüme hazırlamış olmalıdır. (Nasıl ki Sokrates kendini ölüme hazırlamış ve yaşam karşılığı hiç bir ödün vermemişse...) Yukarda değinilmiş bulunan anımsama (anamnesis) süreci, ruhun daha evvel de var olduğunun kanıtı idi. Bu aşamadaki ölüm özlemi ise, ruhun ilerde de varolmaya devam edeceğinin göstergesidir. Ruh ölümsüz olmasa idi, böyle bir istek duymazdı. Ruh bu yüzden, öncesiz ve sonrasız diye târif edilen idealardan biridir ve dolayısiyle kökü, idealar dünyasındadır. Yaşlılık dialoglarında Platon, doğa meselelerini de ele alarak, yeni bir dünya görüşüne varmayı denemiştir. Bu analiz hemen tamamı itibariyle Anaksagoras'ın teolojik görüşünün didik, didik edilmesi şeklindedir. Doğa'da bütün olup bitenler bir amaca (telos) yöneliktir. Her şeyin gerçek nedeni "Nous"dur. Tanrısal akıl ya da doğrudan Tanrı olarak târif edilen "Nous" işe karışmadan önce Evren, Demokritos'un materialist (özdekçi) öğretisi ile betimlediği mekanik bir tözdür. Platon'a göre, Nous tarafından biçimlendirilerek "Kaos'dan düzene" geçirilmiş, ruhu ve zekâsı olan bir canlıdır Evren. Büyük düzenleyici, kendisi gibi önsüz ve sonsuz bir töz bulmuş ve ona biçim vermiştir. Evren, Tanrı tarafından bilinen "dünya ideası"na uygun olarak ve benzetilerek biçimlendirilmiş bir görüntüdür. - Küre biçimindedir. Zira, her noktası benzer olan tek şekil küredir. - Döner. Zira, eli ayağı olmayan, küre biçimindeki bir töz için tek yetkin devinim dönmedir. - Tektir. Zira, yetkin bir kopye olarak yapıldığından, birden çok olamaz. - İlksiz ve sonsuzdur. Zira, aslı, ideası, ilksiz ve sonsuzdur. "Nous" her şeyi, her şey için iyi olana göre düzenler. En büyük ve en doğru düzenleyicidir. Bir evrim daha geçiren Platonik düşüncede "güzel" kavramı, artık yerini "iyi"ye, ama "herkes ve her şey için iyi olana" bırakmıştır. Değerler skalasının en üstüne yerleşmiştir "İYİ" Böylelikle iki kavram özdeşleşmiş olmaktadır. Nous veya Tanrı, "iyi"nin ta kendisidir. Yarattığı ve biçimlendirdiği dünya da, eksiksiz ve yetkin olmalıdır. Bu eksiksiz ve yetkin dünya, idealar dünyasıdır. Duyumlar dünyası ise, tanrısal bir takım sınırlamalar nedeniyle, idealar dünyasına, ancak olabildiğince uygun olacaktır. Değerler skalasında "iyi" kavramının altında sıralanacak çeşitli erdemlerin yerlerinin belirlenmesinde matematik, bir ayıraç olarak kullanılmalıdır. Ancak bu yolla aşağı doğru bir sıralama yapılabilir. Yukarı doğru yapılması gerekli bir sıralamada ise, dialektik kullanılacaktır. (Platon, tümdengelim veya tümevarımı ifade eden hiç bir sözcük kullanmamıştır eserlerinde. Buna rağmen, bu tür târiflerden adı geçen metotları en azından bir kavram olarak disipline etmiş olduğu anlaşılmaktadır.) Yukarıya doğru yapılacak analizlerde çıkış noktası olarak kullanılacak varsayımlardan (hypothesis) hareketle hedeflenen sonuç, "temel töz"e (arkhe) ulaşmak olmalıdır. Arkhe'ye bu aşamada yüklenen tanrısal nitelik, metafizik açıdan dikkate değer bir özellik meydana getirmektedir. Platon felsefesindeki bu değişim cidden çok enteresandır. İlk filozoflar veya doğa filozoflarına ait materialist felsefenin, temel töz'e (arkhe'ye) ulaşmak yönündeki idealine, metafizik yolu ile bir dönüşümü içeren, çok geniş çaplı bir daire tamamlanmaktadır.
YENİ PLATONCULUK / YENİ EFLÂTUNCULUK (NEO-PLATONISM / NEO - PLATONISME / EFLÂTÛNİYYEİ CEDÎDE) : Antik çağ sonlarında ve özellikle üç kıtaya yayılmış Roma İmparatorluğu kültürünün hüküm sürdüğü o çok geniş alanlarda, bir yandan hristiyanlığın, diğer yandan hellenistik kültlerin yayılması, din hayatına bir canlılık getirmiştir. Gerçek din özlemi, duyular üstü kavramlarla bağlantı kurma istekleri, ölümden sonrası ile ilgili inançlardaki değişmeler, felsefenin o günki sınırlarının üzerine taşan, bazı yeni akımların doğmasına sebep olmuştur. Böyle bir ortamda, mistik içerikli dinî unsurlar taşıyan, Pythagoras ve Platon felsefelerinin tekrar gündeme gelmesi, doğal sayılmalıdır. Atina'nın çöküşünden sonra antik çağ yunan felsefesi, gelişimi için en uygun ortam olarak gördüğü İskenderiye'ye göçmüştür. Burada karşılaştığı Mısır, Keldânî ve Musevî dinlerinin içerdiği zengin mistik ögelerden de esinlenerek, sonuçta, bir Yunan - Yahudi ortak anlayış ve felsefesi geliştirilmiş ve bu düşünsel ürünler, ünlü İskenderiye Okulunu ve dolayısiyle Yeni Platonculuk akımını ortaya çıkarmıştır. İskenderiye Okulunun ilk önemli temsilcisi, musevî bir düşünür olan Philon Judaeus'dur. (İ.Ö. 15 - İ.S. 50) Ana ereği, yunan felsefesinin, yahudilerin kutsal kitabı Tevrat ile bir çok alanda özdeş olduğu tezini kanıtlamaktır. Aslında allegorik bir "Tevrat yorumu" olan eserinde Philon, doğu dinleriyle, hristiyanlığın da etkisinde kalarak, Pythagoras'çılık, Stoa'cılık ve Aristoteles öğretisinin kaynaştırılmasiyle, gizemciliğe dönüştürülmüş bir Platonculuk târifi yapmaktadır. Philon'a göre Eski Ahit'teki kişiler, Tanrı'nın düşünce ve niteliklerinin simgesel görünümleridir. Böylelikle Platon'un idealar kavramı da, melek, insan ve nesne olarak bir gerçeklik kazanmıştır. Philon bu görüşten hareketle şu tezi geliştirmektedir; Kutsal kitapların, sözel anlamı ile ruhunun mânâsını (bedeni ile ruhunu) birbirinden ayırmak gereklidir. Maddeye bağlı büyük çoğunluk, "Tanrısal ilke"yi arınmış biçimiyle kavrayamaz. İşte bu yüzden Tanrı, buyruklarını içeren "vahyi", insan biçiminde (Musa Peygamber) göndermiştir. Hristiyan filozoflar tarafından daha sonraları tanrısal düşünce ve davranışın, (logos) insan biçiminde (İsa) görünüşü, aynı mantıkla ifâde edilmiştir. Yeni Platonculuk, Platon öğretisinin yeni bir yorumu olarak, hristiyan ve islâm felsefe ve teolojisinde derin etkiler bırakmıştır. Öğreti, Evren'in dışında bir yerlerde olduğu söylenen "Platonik formlar"a (idealara) erişme imkânına sahip bireylerden başka, hiç kimsenin bilgiye ulaşamayacağını ileri süren kuşkucu görüşlerden hareketle geliştirilmiştir. Bununla beraber Yeni Platoncular, kuşkucu öğretinin aksine, Platon'un fikirlerinden doğrudan alıntılar yaparak, ruhun bu formları daha önce görmüş olduğu inancı ile, insanoğlunun bu bilgilere doğuştan sahip olduğu tezini tekrarlamışlardır. Bu anlayışın tüm ayrıntılarını târif etmek ve bundan yeni bir dinin temellerini oluşturmak maksadiyle, hiç bir değişikliğe uğratmaksızın, Platon öğretisinin diğer unsurlarını da kullanmışlardır. Ancak öğretinin metafizik yapısı, Platonik mitler dışında, başka görüşlerden de etkilenmiştir. Platon, yaşlılık dialoglarından Parmenides'de, bilinen formların varlıkları ile ilgili tüm algılamaların, o kavrama ait ilk ve ana örneğin, asıl kalıbın (idea'nın) az ya da çok eksik bir kopyesi olduğunu öne sürmüştü. Tam ve eksiksiz formların bulunduğu sonsuz ve erişilmez bilinmezlik platformunda, (fizik ötesi - metafizik) varlık ve bilgi dışı kavramların mevcut olması gereğini savunmaktaydı. İşte bu noktada Platonik öğretiden ayrılan Yeni Platoncular, varsayılarak târif edilmeye çalışılan bu düşünce üstü formların, (idea'ların) bir "Yüce Varlık" tarafından yaratıldığı görüşüne varmışlardır. Platon'u mistik ve dinî lider olarak alan bu yeni yorum, Mısır yunanlılarından Plotinos (İ.S. 205 - 270) tarafından yazılan "Enneadlar"da (Dokuzluklar - Her birinde 9 bölüm bulunan 6 kitap) üstün bir edebî dille anlatılmıştır. Görüşleri, belki de anlatının estetik güzelliği yüzünden, oldukça ikna edici ögeler taşır. Plotinos, Platon felsefesinin gizemci (mistik) yanını, antikçağ yunanlılarının tüm önemli filozofları ile uzlaştırıp, seçmeci (écléctique) bir öğreti yaratmıştır. Bu tezin en önemli sonucu, antik çağ düşünürlerinin bilgi ve hikmet sevgisinin, bu öğreti yolu ile Tanrı bilgisi - Tanrı sevgisi hâline dönüşmesi olmuştur. Bilgi kavramı da böylelikle ilk filozoflardan veya doğa filozoflarından bu yana kabul görmüş, "algılama ve sonuç çıkarma" târifinden, muğlak bir "ruhsal görüş" anlayışına indirgenmiştir. Bu mantık sonucu, "bilge kişi" târifi de değişikliğe uğramıştır. Sokrates ideali diyebileceğimiz, "kendini bilen, aydınlık düşünen, kendini denetleyebilen, ölçü ve uyum içersinde yaşayan", özgür bilge kişi tanımı yerini, "sıradan insanlara tamamiyle kapalı bir dünyada, hem varlıkların, hem doğa üstü olayların derinliklerine inebilme yeteneğine sahip kişilikler", şeklinde özetlenebilecek, Pythagoras'çı târiflere bırakmıştır. Plotinos'a göre Evren'deki her şey, Tanrı'dan sûdûr etmiştir (çıkmıştır) ve Tanrı'ya dönecektir. (Bu yüzden öğretiye "Panthéisme émanatiste" (Sûdûriyyei vücûdiyye) ismi de verilir.) Düşünürümüze göre, bütün nenlerden önce ve kendinden sonra gelenlerden farklı, kendi kendine yeter bir nenin bulunması gereklidir. Böyle bir varlık varsa, her şeyin en tamı ve en güçlüsü olmalıdır. Tamlık ve olgunluk içinde olan ise, kendiliğinde kalmaya tahammül edemez, başka varlıklar meydana getirir. Tam ve bir olan deyimi ile târif ettiği Tanrı, tam olduğu içindir ki taşar ve bu fışkırma ile (perilampsis) kendinden ayrı bir yeni varlık oluşturur. Bu kuvvetli fışkırma süreci sonucunda sûdûr ve uruç (Emanation : Alt olanın, üstün olandan çıktığı tezi. Evren'de mevcut olan her şeyin Tanrı'dan çıktığını dile getirmek için ortaya atılmış bir görüştür. Bir başka açıdan, önce gelenin, sonradan gelene ihtiyacı olmadığı, sonradan gelenin, önceden gelene gereksinim duyacağı mantığını içerir.) yolu ile Yüce Varlık, düşünsel formları (ideaları) içeren "Evrensel aklı" ("Nous", "akıl dünyası") yaratmıştır. "Evrensel akıl" ise kendi payına, yeni bir fışkırma ile (perialampis) "Evrensel ruh"u (veya "ruh dünyası"nı) gerçekleştirmiştir. Ortada artık, cisimsiz ruhlar vardır. Akıl bir bütün halinde bulunmaktadır. Fışkırmanın üçüncü aşamasında özdeksel âlem, (doğa ve madde) yaratıcı gücün azalmış olması yüzünden, eksik ve yetkin olmayan kopyeler hâlinde, (Platonik târif) "Evrensel Ruh"un varoluş çeşmesinden akmaya başlamıştır. Ruh, Yüce Varlık ile birlikte yaşadığı gerçeklerin dünyasını hatırladığı ve orada olmayı büyük bir tutku ile arzu ettiği için, bulunduğu Evren'de, kendini yabancılaşmış ve kaybolmuş hissetmektedir. Ancak, tam anlamiyle arınmış ve kemâle erişmiş bir ruh, bu vuslatı gerçekleştirmeyi ümit etmelidir. Bu yüzden ölümsüz ruh, bir yeniden doğuş, (Réincarnation) süreci içersine girerek, bedenden bedene, sonsuz bir yolculuğa çıkmalıdır. Bu arınma yolculuğu, ruhun ideale erişmedeki tek çıkar yoludur. Plotinos ruhu, sıla hasreti çeken bir gezgin, "Her gece başka bir handa uyuyan bir avare" olarak isimlendirir. Plotinos'a göre, yukarda zikredilen üç basamaktan inerek varlaşan insan, çift yanlı merdivenin diğer tarafındaki üç basamağı çıkarak Tanrı'sına dönecektir. Bu basamaklardan birincisi algılama, ikincisi akıl, üçüncüsü gizemsel sezgidir. İnsan yaşamının ereği, önce duyumlar yolu ile etrafındaki olayları algılamak, sonra akıl yolu ile erişilebilir olanları irdelemek ve değerlendirmek, nihayet son aşamada, basîret ile gizemsel sezgi fazîletine ulaşarak, Tanrı'ya kavuşmaktır. Aristoteles Tanrı'yı "düşünmenin düşünmesi" olarak târif etmekteydi. Bu görüşe, orta çağ filozofları bir ekleme yaptılar; "O'nun düşüncesi o kadar mükemmeldir ki, düşünmek ve yapmak, onun için tek ve aynı şeylerdir." Anselmus'un, Tanrı'nın varlığını kanıtlamak üzere öne sürdüğü ünlü önerme şöyledir; "Tanrı, daha yüce hiç bir şeyin düşünülemeyeceği şey olarak târif edilebilir." (Aliquid quo nihil maius cogitari possit) Ancak bu görüş, Tanrı'nın düşünülebilir olduğunu da belirten paradoksal bir içerik taşır. Anselmus, neo-platonik öğretiden de esinlenerek şöyle ekliyordu; "Varoluş, var olmamaktan daha mükemmel bir kavramdır. Düşündüğümüz Yüce Varlık, var olmalıdır. Mükemmel olan, var olmamaya tahammül edemez." Eski bir hâdis’e göre Allah, Muhammed Peygamber’e, “Ben gizli bir hâzineydim ve bilinmek istedim. Ve bilineyim diye Dünya’yı (Evren’i) yarattım.” der. Bu Hâdis ile Yeni Platonculuk akımının yukarda sayılan tezleri arasındaki benzerlik ilginçtir. Plotinos'dan sonra Yeni Platonculuk akımı, iyiden iyiye teolojik bir veçhe kazanmıştır. Çok tanrıcı Yeni Platonculuk akımının temsilcilerinden Jamblichus, İ.S. 4. yüz yılda, Dünya'da mevcut plüralist din taraftarlarınca tapılan ilâhlar ve yarı tanrılar açısından, bu ilâhların hükümran oldukları kendilerine özgü alanlarda, yine sûdûr (émanation) yolu ile çeşitli varlık veya kavramları yarattıkları tezini öne sürmüştür. Jamblichus'dan sonra 5. asrın ortalarına doğru Proclus, öğretiyi daha mantıkî bir platforma oturtmuştur. Yeni Platonculuk akımı batı dünyasına, Plotinos'un eserlerinin, Victorinus tarafından İ.S. 361 yılında yapılan lâtince tercümesi ile girmiştir. Bu tercüme, Saint Augustine'i büyük ölçüde etkilemiştir. O zamana değin, kendine ait sarih bir felsefî yapıdan yoksun kalmış hristiyanlık, bu öğreti yolu ile teolojik inançları için ihtiyaç duyduğu fikrî temel ve metafizik sisteme kavuşmuştur. Bu entellektüel temel, Saint Augustine tarafından kurulmuş olmasına rağmen, Pseudo Areopagite Dionysus ile Boethius'un eserlerinden de büyük ölçüde güç almıştır. 13. asra değin, ta ki Aristoteles öğretisi yeniden dikkatleri çekip, hatırlanana ve tekrar değer kazanana dek Yeni Platonculuk, batı hristiyanlığı için temel felsefî öğreti olarak kalmıştır. Saint Anselm, Clarivaux'lu Saint Bernard ve Saint Bonaventura gibi düşünürler, Saint Augustine geleneğini sürdüren, hristiyan liderler olmuşlardır. Yeni Platoncu eserlerin, yunanca, arapça ve daha sonraları ibrânice tercümeleri, İslâm ve musevî felsefesi ile mistsizmine önemli etkiler yapmıştır. İbn-i Sînâ, Solomon Ben Judah Ibn Gabriol ve Judah Ha - Levi, bu geleneğin en tanınmış Orta Doğu kökenli düşünürleridir.[/i]
|
|
|
|
|
6
|
»Kültür, Sanat, Eğitim ve İslamiyet « / Biyoloji / Doğa FeLsefesi
|
: Eylül 06, 2007, 09:02:48 ÖÖ
|
|
[i]DOĞA FELSEFESİ
"3.Çevre Sorunlarına Öğrenci Yaklaşımlaı Sempozyumu'nda sunduğumuz Doğa Felsefesi çalışması"
Nisan 98 Samsun,19 Mayys Universitesi
Doğa Topluluğu olarak bu sunuşumuzla "Doğa Felsefesi" başlığı altında ilk insandan günümüze kadar insanların doğaya bakış açılarını inceleyeceğiz. İnsanların doğaya bakış açıları, çevre şartlarına, geçirdikleri aşamalara, bilgi seviyelerine, sahip oldukları teknolojiye ve toplumsal yapının egemen görüşlerine göre degiştiğinden ilk insandan günümüze kadar geçen süreci tarihsel, toplumsal, ekonomik ve teknolojik gelişmeler yönünden inceleyeceğiz. Böylece insanların doğayı nasıl algıladıklarını ve neden o şekilde algıladıklarını anlamaya çalışacağız.
Öncelikle neden "Çevre Felsefesi" adlı bir kitaptan yararlandığımız halde sunuşumuz için çevre felsefesi değil de doğa felsefesi başlığını kullandığımız'ı açıklamak istiyoruz. Bizce çevre terimi, insan ile insan olmayan ayrımı yaparak insanin doğa ile bütünlüğünü göz ardı etmiştir. Oysa doğa terimi, insani doğa nin bir parçasi olarak kabul eder ve bu bütünlüğü vurgular. Bu nedenle kendimize ve doğaya doğru yaptığımız bu yolculuğu, çevre degil de doga felsefesi adı altı nda sunmayı doğru bulduk.
Ilk insan topluluklarının doğaya bakış açılarından başlarsak, onlar tam anlamıyla doğanın bir parçasıydı. Acıkınca yemek ararlar, tehlikeyle karşılaşınca kaçarlar yani yaşamlarını ve ırklarını devam ettirme güdüleriyle yaşarlardı. Bilgi düzeyleri yetersiz olduğundan doğaya etki edemedikleri gibi doğrudan doganın etkisi altında idiler. Dolayısıyla doğanın kurallarına uyarak doğal bir hayat yaşadılar. Fakat zaman içerisinde insanın doğa ile olan bütünlüğü ortadan kalkmaya başladı. Peki neden insan doğadan koptu? Çünkü insan biyolojik evrim sonucunda kendine dışarıdan bakabileceği, duygulardan uzak ,mantık kurallarına baglı bir beyine sahip oldu. Bu beyin ona kendini savunmasında ve barınmasında etkinleşme şansını verdi. Insanoğlu kapasitesinin farkına vardı ve bilgi düzeyinin arttırmasıyla organik toplumlarda bir değişim süreci başladı. Avcilik ile insan doğa karşısında etkili olabildiğini gördü. Ayrica şehirlerin ortaya çıkısı toplumsal yapı nın kökünden sarsılmasına neden oldu. Varolan kadın-erkek eşıtlıgının erkek lehine degişmesini sağladı. Evde de ekonomide de toplumsal işbölümü geleneksel eşitlikçi özelliğini kaybetti ve hiyerarşik bir şekil kazanmaya basladı. Bu durum yalnızca toplumsal alanda etkili olmakla kalmadı; aynı zamanda insan doğa ayrımının daha da belirginleğmesine neden oldu.
Ilk çaglarda özellikle Yunanli filozoflar doga üzerinde yogun bir sekild e düsünmeye basladilar. Dogayi ve insanin doga içerisindeki yerini kavramaya çal istilar. Karmasayi, düzensizligi ve vahsi yaban hayatini temsil eden dogaya kars i, düzenlilige, birlige, uyuma ve süreklilige sahip "polisler", ilkçag Yunan top lumlarinda insanlarin yasadigi korunakli, güvenli ve korunmasi gereken sehir dev letleriydi. Yani insan mücadele içinde oldugu dogadan ayri ve kopuktu. Feodalizm in hakim oldugu Ortaçag'da insanin dogayi algilayisinda pek bir degisiklik olmad i. Sehir devletleri imparatorluklara, sahip oldugu tebaasini ve dogayi daha sist emli ve verimli sömüren devasa devletlere, dönüstü. Fakat aydinlanma dönemi doga yi algilayis açisindan bir dönemeçti. Çünkü "mekanist görüsü" gelistirdi. Aydinlanma ile somut var olana yöneldi insanoglu. Dogada kesfettigi fizi ksel yasalari varolusun tamamina yaymayi denedi. 19. Yüzyilda teknolojide sagla digi olaganüstü ilerlemeler ile doga karsisinda artik çok daha etken bir ögeydi. Bir yandan dogayi çok iyi isleyen bir makine olarak algilarken, diger yandan bu makinenin çarklarini istedigi gibi döndürebilecek bir güce erismisti. Artik dog a karsisindaki güçsüzlügü yüzünden üretip, sonra da kaçip sigindigi akil disi, b üyüye ait, soyut açiklamalara ihtiyaci kalmiyordu.
Rönesansla büyük bir ivmeyle baslayan bilimsel ve teknolojik gelismeyi h ayata uygulamak için; zamanin egemen, soyut baski araçlarina (dinler, bos inanla r, soyluluk mitleri, dogaüstü güçler) karsi mücadele etmek gere | | |