logo Kurtlar Vadisi Pusu 42.Bolum
+ RaKiPSiZFoRuM.CoM | Rakipsiz Paylasim Platformu | Rakipsiz Forumun Rakipsiz Adresi » 
»Kültür, Sanat, Eğitim ve İslamiyet «
 » Eğitim » Ödev Arşivi » Ödev Arşivi » Felsefe
 Felsefe Sözlüğü - S

Kullanıcı Adı: Sürekli Bağlı Kal
Şifre:
Ayrıntılı Konu Bilgileri
Konu BaşlığıKonu: Felsefe Sözlüğü - S
Cevap SayısıCevap Sayısı: 1 cevap var
Okunma SayısıOkunma Sayısı 66 defa
Konuyu Görüntüleyenler0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Sayfa: [1]   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Yeni Anket
Gönderen Konu: Felsefe Sözlüğü - S  (Okunma Sayısı 66 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
« : Eylül 14, 2007, 04:48:18 ÖS »
Üye Profili
Tetikci

Rakipsiz Üye
*****

Avatar Yok



Konu Sayısı:1229
Mesaj Sayısı: 3515

Cinsiyet: Bay
Nerden: Geldin Başıma Sen

Rep Puanı: 104



Üyelik Bilgileri WWW
Durumum:


Sadizm: Romanlarında sadik diye nitelenen birtakım cinsel sapıklıkları anlatan Marquis de Sadein adından türetilmiş olan ve, kişinin, cinsel anlamda birlikte olduğu eşine acı çek­tirmek suretiyle, haz elde etme sapıklığını ya da başkalarına acı vermekten, acı çektir­mekten ya da başkalarının acı çektiğini gör­mekten haz duyma sapıklığını, kişinin karşı­sındakine ıstırap çektirmek suretiyle cinsel doyuma ulaşması durumunu tanımlayan deyim.

Sadizmin, yani kişinin başkasına acı ver­mesinden zevk duyma halinin, mazoşizmle, yani kişinin kendisine eziyet edilmesinden zevk alması durumuyla birleşmiş olmasına ise sadomazoşizm adı verilmektedir. Başka bir deyişle, sadomazoşizm, kişinin başkası­na acı çektirme ve buna bağlı olarak da, kendisini cezalandırma gibi, hem dışa ve hem de içe yönelik iki sapkın faaliyet ya da hareketin birleşimi veya karşılıklı ilişkisin­den doğar.

Sağduyu: Dış dünya ile ilgili olan ve hemen herkes tarafından, tartışılmaksızın ve sorgusuz sualsiz kabul edilen, fakat zaman zaman filozofların araş­tırmaları ya da ulaştığı sonuçlarla çatışabi­len genel inançlar sistemi; belirli bir alanda, özelleşme ve uzmanlık öncesinde ve günde­lik yaşamla ilişki içinde gelişen ve ilgili her birey tarafından paylaşılan tutarlı inançlar ve yargılar sistemi.

Saint-Simon, Claude Henry de: Düşünce ta­rihinde, toplumun bilimi olarak gördüğü sos­yolojinin düşünce babası olarak tanınan Fran­sız filozof ve iktisatçısı. Temel eserleri: De la Reorganisation de la Societe europenne [Avrupa Topluluğunun Yeniden Örgütlenmesi Üzerine], Du Systeme industriel [Sanayi Sistemine Dair], Cateschisme des Industriels [Sanayicilerin İlmihali].

Saint-Simon, toplumda bir reforma git­meyi amaçlamış, toplumun endüstri çağının, endüstrinin gereklerine göre düzenlenmesi gerektiğini savunmuştur. Bilimsel düşünce­ye dayanan bir toplum bilimi kurmanın za­manının geldiğini, artık pozitif bilim çağı­nın başlamış olduğunu öne sürdüğü için, aynı zamanda pozitivizmin de kurucusu olarak da bilinen Saint-Simon’un en büyük düşü, insan toplumunun reformdan geçiril­mesi olmuştur. Ona göre, Fransız Devrimi mutluluk getirmemiştir. Evrensel insan hak­larının ilanı, Saint-Simon’a göre, aşağı sınıfların cehaletini ve yoksulluğunu ortadan kaldırmamıştır. Toplumdaki tüm insanların mutluluğunun yeni bir toplumsal düzenle­me, bir sosyal reformla sağlanabileceğine inanan Saint-Simon, toplumda gerçekleştiri­lecek reformun toplumsal yasaların bilgisi-ne dayandığını ve bunun bilimlerde de bir reformu gerektirdiğini düşünmüştür.

Bundan dolayı, onun felsefesi öncelikle toplum konusunu ele alır ve bir toplum felsefesi olarak ortaya çıkar. Toplumu bir or­ganizma olarak gören ve bu organizmanın evrimini inceleyen Saint-Simon’a göre, top­lumun kökeninde çıkar öğesi vardır. O, bir toplumun insanlarının birbirlerine gelişigü­zel yaklaşmadığını söyler. İnsanlar, ancak bir çıkar durumu ortaya çıkınca, bir toplum halinde bir araya gelirler. Toplum, Saint­-Simon’a göre, çıkar öğesinin bir sonucu olarak uzlaşmayla kurulur. Bir toplumun kuru­labilmesi, çıkarın sonucu olan bir toplumsal bağın var olmasına ve dolayısıyla kollektif bir vicdanın oluşmasına bağlıdır.

Saint-Simon’a göre, insanlar kendileri ne özgü orijinal varlıklar olmanın yanında, doğada hüküm süren determinizme tabi olan varlıklardır. Fizik ve kimya alanındaki ağır­lık merkezi yasası gibi, toplumları yöneten bir ilerleme yasası vardır. Sosyoloji bilimi­nin görevi, bu yasanın varlığını gösterip, in­sanlara bu yasaya itaat etmeyi öğretmektir. Zira, Saint-Simon’a göre, bu yasayı insanlar koymuş değildir. Biz, bu ilerleme yasasını, siyasi, ahlâki, ekonomik, vb, olaylar içinde görürüz. Sosyolojinin tarihsel yöntemi be­nimseyen bir gözlem bilimi olmasının nede­ni budur. O, bu ilerleme yasasını düzenli bir yöntemle açıklayarak, Avrupa Uygarlığının toplumsal ve siyasi evriminin genel yasalarını elde etmeye çalışmıştır.

İnsanın toplumsal tarihinin kendilerine ayrı düşünce tarzlarının karşılık geldiği üç ayrı aşamadan, yani sırasıyla çoktanrıcılık/ kölelik, teizm/feodalizm ve pozitivizm/endüstriyalizm evrelerinden geçtiğini öne süren Saint-Simona göre, toplumsal değiş­me ve düzenin yasaları, pozitivizmin mari­fetiyle, bulunabilir. Toplumun, ona göre, başlıca görevi, yaşamak için gerekli nesne­leri çoğaltan üretimi geliştirmektir; çünkü mutluluk ancak bu şekilde sağlanır. Yeni düzende toplumu anlar, yani endüstri ala­nında çalışanlar yönetecektir. Endüstri ala­nında çalışanlarla, o zanaatlarla uğraşanları, çiftçileri, fabrikatörleri, yatırıma açtıkları kredilerle üretime katılan bankerleri, türlü üretim dallarındaki uzmanları anlatmak ister. Toplumu endüstri alanında çalışanla­rın yönetmesi. yoksulları yoksulluklarından kurtaracaktır; ona göre, bilimle, akla uygun olarak düzenlenecek üretim, bütün çalışan­ları her bakımdan yükseltecektir. Herkes ça­lıştığı, görevini yerine getirdiği ölçüde, üre­timden payına düşeni alacaktır. Üretimi yönetenler, Saint-Simon’a göre, halkı keyif­lerine göre değil, fakat üretimi geliştirmenin gereklerine göre yöneteceklerdir. Bu yöneticilerin görevlerini kötüye kullanmala­rına, halkı aldatmalarına, halka ödevlerini anlatacak yeni bir din ile toplumu aydınlata­cak bilginler engel olacaktır.

Şu halde, ekonomik ve siyasi yönetimin başında banka, fabrika, maliye uzmanları­nın bulunmasına karşılık, inanç ve eğitim gibi işlerin başında da bilim, sanat uzmanla­rı bulunacaktır. Yeni din, kardeşlik ve sev­giye dayanan bir inanç olmalı ve her türlü hurafeden arındırılmalıdır. Başka bir deyiş­le, modern toplumun yön ve düzeninin, üre­tici olmayan bürokratlar tarafından değil de, bilim adamları ve sanayiciler tarafından be­lirlendiğini öne süren Saint-Simon’a göre, modern toplumdaki kriz de, pozitivizme da­yanan yeni bir din ile çözülebilir.

O, bilim konusunda, tüm bilimlerin şim­diye dek bilimsel olmayan yöntem ve adım­larla işe başlamış olduğunu söyler. Bundan başka, her bilim birtakım dini tasarımlar, metafizikle ilgili sanılarla yüklüdür. Başlan­gıçta, teolojik bir temeli olan ve metafizik kavramlarla geliştirilen, gerçek olmayan bir bilimin yerine, Saint-Simon’un çağında ger­çek bilim, pozitif bilim geçmiştir. Ona göre, ilerlemeyi sağlayan etken de bilimin, başlangıçta onun içine karışmış olan bu öğeler­den temizlenmesidir. Saint-Simon, artık po­zitif bilim çağının başlamış olduğunu söy­ler

Sanat: 1- Bir etkinliğin gerçekleştirilmesi veya belli bir işin yapılmasıyla ilgili yöntem, bilgi ve kuralla­rın tümü. 2- Bir işi belli bir estetik duyguyu yansıtacak bir biçimde gerçekleştirme tarzı. Doğada olmayan bir şeyi yaratma ama­cına yönelmiş rasyonel faaliyet. 3- Sanat eserlerinin yaratılmasını mümkün kılan doğal yeteneğe dayalı ya da deneyim yoluy­la kazanılmış beceri ya da ustalık. Birtakım fiziki araçları, arzu edilen sonuçlara ulaşmak üzere, sezgi ya da bilgi yoluyla öğrenilen estetik ilkelere göre, amaçlı ve sistematik bir biçimde kullanma yeteneği.

4- Bir duygu, düşünce, tasarım ya da gü­zelliğin ifadesinde kullanılan yöntemlerle, bu yöntemlere bağlı olarak sergilenen üstün yaratıcılık. Temel işlevi güzeli meydana ge­tirmek, güzellik yaratmak olan öznel faali­yet. 5 Sergilediği estetik özellikleriyle bir sanatçının elinden çıktığını belli eden nes­neler, yani resim, heykel, oyun, film benzeri eserler bütünü.

Sartre, Jean Paul: Varoluşçuluğun en ünlü ismi olan çağdaş Fransız filozofu. 1905-1980 yılları arasında yaşamış olan Sartre’ın Temel Eserleri: L’Etre et le Neant [Varlık ve Hiçlik], La Transcendence de l’Ego [Benin Aşkınlığı], La Nausee [Bulantı], Les Che­mins de la Liberte [Özgürlüğün Yolları) L ‘Existentialisme est un humanisme [Varo­luşçuluk], Critique de la Raison Dialecti­que [Diyalektik Aklın Eleştirisi]’dir. O, akademik bir kurumda profesyonel bir filo­zof olarak çalışmak yerine, zaman zaman popüler birtakım eserlerle geniş halk kitlele­rine ulaşmayı denemiş olan ünlü bir düşü­nürdür.

Temeller: İnsanın kendi yazgısını belirle­medeki aktif rolünü vurgulayan ve Marx, Husserl ve Heidegger gibi düşünürlerden etkilenmiş olan Sartre’ın temel çıkış nokta­sı, insan varlığı ile öteki nesnelerin varlığı arasındaki farklılığın incelenmesinden olu­şur. Başka bir deyişle, bilincin yapısını be­timlemek üzere fenomenolojik yöntemi kul­lanan Sartre, öncelikle “Bir insan varlığı olmanın ne anlama geldiği?” sorusunu ele almıştır Descartes’ın yaptığı gibi, özneden yola çıkan Sartre, Kant’ın problemini, yani şeylerin ya da nesnelerin nedensel olarak belirlenmiş dünyasında, insanın özgürlük ve sorumluluğunun nasıl açıklanabileceği problemini ortaya koyup, bu probleme bir çözüm getirmeye çalışmıştır.

Metafiziği: Ona göre, insanın doğası, insan tarafından üretilmiş olan bir ürünü ta­nımladığımız tarzda açıklanamaz. Sartre’ın bu tezine göre, herhangi bir alet, nesne ya­pacak olsak, Önce bu nesnenin nasıl olacağı­nı tasarlarız. Örneğin, bir masayı ele alalım. Masa kafasında bir masa fikrine sahip olan, masanın ne için kullanılacağını ve nasıl üre­tileceğini bilen bir insan tarafından imal edilmiştir. Buna göre, masa, meydana geti­rilmezden önce, belirli bir amacı olup, bir sürecin ürünü olan bir şey olarak tasarlan­mıştır. Masanın özüyle, masanın meydana getiriliş sürecini ve onun yapılma amacını anlarsak eğer, masanın özü, onun varolu­şundan önce gelir. Sartrea göre, insanda durum böyle değildir.

İlk bakışta insanın da bir yaratıcının, Tanrı’nın eseri olduğunu düşünürüz. Tanrı’yı, masayı imal eden marangoz benzeri doğaüs­tü bir sanatkar olarak görür ve böylelikle, Tanrı’nın insanı yarattığı zaman, neyi yarat­mış olduğunu bildiğine işaret ederiz. Oysa, Sartre Tanrı’nın varoluşunu inkar etmiş olan tanrıtanımaz bir düşünürdür. Tanrı var değil­se, Sartre’a göre, insanın Tanrı tarafından ön­ceden belirlenmiş bir özü de olamaz. İnsan, yalnızca vardır, kendinden önceki bir mode­le, bir taslağa, bir öze göre ve belli bir amaç gözetilerek yaratılmamıştır. İnsan öncelikle varolur ve kendisini daha sonra tanımlar. İnsan yalnızca vardır ve Sartre’a göre, kendi­sini nasıl yaparsa, öyle olur.

İnsanın önceden belirlenmiş bir özü ol­masa da, o, Sartre’a göre, bir taş ya da sopa gibi, basit ve bilinçsiz bir varlık değildir. O, bir taş parçasının her ne ise o olduğunu söy­ler; taşın varlığı, kendi içine kapanık, kendi­sinden başka bir şey olamayan varlıktır. Söz konusu taş parçasının şöyle ya da böyle olmak imkanı yoktur; o, ne ise daima odur. Bu, Sartre’a göre, kendinde varlıktır. Buna karşın, insan, kendinde varlık (yani, tar parçasının var olduğu tarzda var) olmak dı­şında, kendisi için varlığa (yani, onu taş parçasından farklılaştıran varlık tarzına) sa­hiptir. Yani, insan bilinçli öznedir; insan, varolduğunun bilincindedir. İnsanın varlığı bilincinde, kendine dönmekte, kendini bil­mektedir. Bundan dolayı, insana önceden verilmiş ve değişmeyen bir öz yüklemek söz konusu olamaz. Bilinçli bir varlık olan insan, ne değilse odur, ne ise o değildir. Yani, bilinçli bir varlık olan insanda, sonsuzca değişme kapasitesi vardır. Onu şimdi olduğu şeyle tanımlayamazsınız, çünkü ta­nımladığınız anda, o başka bir şey, başka bir birey olma yoluna girmiştir. Bilinci insanı her zaman başka bir şeye, bir öteye götürür. Bilinçli bir özne, sürekli olarak bir gelecek önünde duran varlıktır. Ve bilinç, özgürlük ve bir geleceğe doğru yöneliştir.

Başka bir deyişle insan doğası, başka herhangi bir gerçeklik türünden, bir bakıma hiç farklı değildir. İnsan başka herhangi bir şey gibi vardır, yalın bir biçimde oradadır. Bununla birlikte, insan diğer şeylerden ya da gerçekliklerden farklı olarak, bir bilince sahiptir. Bu nedenle, insan şeylerin dünyası ve başka insanlarla farklı ilişkiler içinde olur. Buna göre, bilinç her zaman bir şeyin bilincidir ki, bu, bilinci kendisini bir nesnenin varoluşunu tasdik etmek suretiyle varolduğu anlamına gelir. Bilincin nesnesi, yalnızca ‘orada olan’ bir şey olarak dünya olabilir.

Tek bir katı kütle olarak dünya dışında, Sartre’a göre, sandalye, dağ benzeri belirli nesnelerden söz ederiz. Masa dediğimiz nesne, bilincin faaliyetiyle, dünyanın bütününden koparılarak şekillendirilir. Dış dünya yalnızca bilince, ayrı fakat karşılıklı ilişkiler içinde bulunan şeylerden meydana gelen an­laşılır bir sistem olarak görünür. Bilinç ol­madan, dünya yalnızca vardır; o, kendinde varlıktır ve bu haliyle anlamdan yoksundur. Bilinçtir ki, dünyadaki şeylere, varlık verme­se bile, anlam verir. Buna göre, bilinç her şeyden önce, dünyadaki şeyleri tanımlar ve onlara anlam yükler. İkinci olarak, bilinç kendisini aşar, yani kendisiyle nesneler ara­sına bir mesafe koyar ve bu şekilde nesneler karşısında bir bağımsızlık elde eder. Bilinçli ben, dünyadaki şeyler karşısında bu tür bir bağımsızlığa sahip olduğu için, şeylere farklı ya da alternatif anlamlar yüklemek, bilincin gücü içindedir. İnsan, Sartre’a göre, mühen­dis ya da işçi olmayı seçebilir, şu ya da bu proje veya tasarıya bağlanır; dünyadaki varlıklar da, insanın bu tercihlerine bağlı olarak anlam kazanırlar.

Etik Görüşü: Buna göre, insan öncelikle vardır, insanın varoluşu, onun ne olacağın­dan önce gelir. İnsanın ne olacağı, bilincin belli bir mesafeden gördüğü dünya karşısın­da nasıl bir tavır alacağına bağlı olacaktır. İnsan, bu uzaklıktan, şeyler ve kişiler karşısındaki bu bağımsızlık hali içinde, bu şeylere ve kişilere nasıl bağlanacağıyla ilgi­li olarak bir tercihte bulunur. İnsan dünya karşısında bu tür bir özgürlüğe sahip bulun­duğu için, dünya insanın bilincini ve tercih­lerini etkileyemez. Dünyayı aştığı, dünyaya yukardan ve uzaktan bakabildiği ve sürekli olarak tercihlerde bulunmak durumunda ol­duğu olgusunu değiştirmek, insan için asla söz konusu olamaz. Kısacası, Sartre’a göre, insan özgürlüğe mahkumdur. İnsan Özgür seçimleriyle kendisini tanımlar ve yaratır. Buna göre, insan, kendisini yoktan varetmez, fakat bir dizi seçim ve karar aracılığıy­la, varoluşunu belli bir öze dönüştürür, yani kendi özünü oluşturur.

Başka bir deyişle, kendi kendisini sürekli olarak yeniden yaratmak durumunda olan insan, bir varoluş olarak, kendisini ilk anda terkedilmiş biri olarak bulur ve umutsuzluğa düşer. İnsan bu durumda geçmişine döne­mez, şimdinin kendisi için boş bir imkan ol­duğu insan, geleceğe de güvenemez. İşte insan bundan dolayı, kendisini saçma bir dünya içinde hisseder. Doğmak, yaşamak, ölmek ve eylemek ona hep saçma gelir. İşte insan böyle bir anda başkalarını hisseder, ve kendisini bir merkez olmaktan çıkarır. Bu ise onun varoluşunu öznel olarak yaşamasını önleyip, onu başkalarıyla birlikte olmaya, toplum içinde yaşadığı gerçeğine götürür. Böyle olunca da insan başkalarının sorumlu­luğunu duymaya başlar. Bu nedenle, Sart­re’ın gözünde özgürlük ancak sorumluluk yüklenmekle mümkün hale gelir. Tüm eylemlerinin sorumluluğunu üzerine alabilmiş olan insan özgür olup, sadece böyle biri ger­çek varoluşa sahip olabilir. Bu nedenle tek mutlak değer özgürlük olsa bile, sorumlulu­ğa bağlanan bu özgürlük, katı bir ahlâki ge­rektirir. Onun gözünde doğru eylem, sorum­luluğu özgürce yüklenilmiş olan eylemdir. Bununla birlikte, genel geçer ve mutlak bir doğruluğun da olmadığı unutulmamalıdır. Her çağ kendi doğrusunu yaratırken, ahlâklılık da her çağda kendi doğrusunu

Savigny, Friedrich Karl von: 1779-1861 yılları arasında yaşamış olan ünlü Alman hukuk filozofu.

Hukuğun tarihsel gelişimi ve sosyal ge­lişme ile hukuki gelişme arasındaki problem üzerinde duran Savigny, her hukuk sistemi­nin belirli bir toplumsal ve tarihsel gelişme­nin ürünü olduğunu göstermiştir. Bütün Çağ­lar ve ülkeler için geçerli olacak, insanın akli yeteneğinden doğan bir ideal hukuk tasa­rımına, soyut ve gerçeklikle ilişkisiz olduğu gerekçesiyle karşı çıkan Savigny, doğal hu­kuku tarihselci görüş açısından eleştirmiştir. O, başlangıçta hukukun devletin yüksek iktidarının ifadesi olduğu fikrini de kabul etmemiş, toplum sözleşmesi öğretisinin bir gerçekliği yansıtmadığını iddia etmiştir.

Savigny’ye göre, hukuğun gelişimi üç ayrı dönemde olur: Birinci dönemde hukuk, halkın vicdanından doğar, örf ve adet kural­ları şeklinde kendini gösterir. Ikinci dönem­de, toplumsal gelişme, yaşamını hukuka vakfeden bir hukukçular sınıfının doğuşuna yol açar. Üçüncü ve son dönem ise, hukukun kodifikasyonu dönemidir.

Savigny, hukuğun yasa koyucu tarafından yapılmadığını, ama kendi kendisine geliştiği­ni ve olgunlaştığını öne sürmüştür. Hukuk insan iradesinin ürünü olmayıp, ortak man-cin sonucudur. Ve yine, Savigny’ye göre, tıpkı her ulusun kendi dilini geliştirmesi gibi, her ulus kendi toplumsal gelişimi içi de kendi hukukunu yaratır.

Sendikalizm: Felsefi kökleri radikal bir entellektüalizm karşıtlığında bulunan ve toplumsal yaşamda sendikalara önemli bir rol yüklemeyi amaçlayan toplumsal ve siyasi öğreti.

İrade, eylem ve inancın, insan doğasının temel ve en yaratıcı öğeleri olduğunu, ideo­lojilerin bu temel gerçekliklerin bir yansıma­sından başka hiçbir şey olmadığını savunan sendikalizm, burjuva toplumunun hastalıkla­rının ve kötülüklerinin, en büyük yaratıcı güce sahip olan işçi sınıfının söz konusu toplum düzenini yıkması ya da sendikalar şeklinde örgütlenmesiyle ortadan kalkacağını belirtir

Senkretizm: Çatışan ideoloji ve görüşlerin birlikli bir düşünce sistemi içinde uyum­lu hale getirme tavrı.

Sentez: 1- Düşüncenin ayrı öğelerini, ya da ayrı düşünce veya ideolojileri mantıksal bir tarzda bir araya getirme işlemi. 2- Söz konusu birleştirme faaliyetinin ürünü olan şey.

Sınıf: Bir toplumda aynı görevi yapan statüleri aynı olan, çıkarları tam bir aynılık sergileyen ve aynı durumda bulunan insan öbeklerinden her birini ifade eder. Buna göre aralarında belli bir kültür ve iktisadi çıkar ortaklığı ve bu ortaklığın yarattığı özel ilişkiler bulunan insanların tümü bir sınıf meydana getirir.

Marx’ta sınıfın ölçütü ekonomik bir ölçüt olduğundan o sınıfları üretim araçlarıyla ilişki içinde tanımlamıştır. Marksist anlayışa göre başlangıçta toplumda sınıflar bulunmuyordu; sınıflar işbölümüyle ve üretim araçlarının özel mülkiyeti eline geçmesiyle ortaya çıkmıştır. Buna göre toplumsal sınıf, aynı konum çıkar ve statüye sahip insanların bir üretim ve mülkiyet sistemini içindeki yerlerine göre tanımlanan ekonomik sınıfa eşittir.

Buradan da anlaşılacağı üzere sınıf konusundaki teorik gelenek Marx’ın 19.yüzyılda endüstriyel kapitalizmin yeni ortaya çıkan sınıfsal yapısına ilişkin analiziyle başlamıştır. O, bu çerçeve içinde sınıfı, sermaye ve üretim araçlarını özel mülkiyetini temele alarak, ekonomik terim­lerle analiz etmiştir. Buna göre, Marx nüfu­su, bir tarafta üretim araçlarına sahip olan kapitalist sınıf ve emeklerinden başka sata­cak hiçbir şeyi olmayan işçi sınıfı olarak ikiye bölmüştür. O, köylülerle küçük esna­fın meydana getirdiği, bu ikili çerçeveye uymayan grupların da varolduğunu kabul etmiş, fakat onların kapitalizm öncesinden kalıp kapitalist sistemin gelişip olgunlaş­masıyla birlikte, ortadan kalkacağını iddia etmiştir.

Sınıfları ekonomik terimlerle tanımlayan Marx, onları aynı zamanda toplumu değiştirme kapasitesine sahip olan gerçek top­lumsal güçler olarak görmüştür. Kapitalist­lerin olabildiğince çok kazanma ve kar elde etme isteği, ona göre, işçilerin sömürülme­sine ve dolayısıyla yoksullaşmalarına yol açar. Bu durumun işçilerde bir sınıf bilinci yaratacağını; proletaryanın, konumuna iliş­kin öznel bir kavrayıştan yoksun olduğu için, salt ekonomik terimlerle tanımlanmış bir kategori olan kendinde sınıftan, kendisi­ne ve dünyaya ilişkin bilinçli bir kavrayışa sahip olan işçilerden meydana gelmiş bir kendisi için sınıfa doğru dönüşeceğini öne süren Marx, işçilerin kapitalistlere karşı bir sınıf çatışması içine girerek kapitalizmi yıkacağını söylemiştir.

Yine aynı çerçeve ve terminoloji içinde. işçi sınıfı ya da proletaryanın, burjuvazi karşısındaki nesnel sınıfsal durumunun ve kapitalizmin sosyalizme dönüşümündeki ta­rihsel rolünün bilincinde olmasına, yani sı­nıfın öznel boyutuna ise, sınıf bilinci adı ve­rilir. Buna göre, sınıf bilinci, işçi sınıfının, özel mülkiyetle kollektif üretim güçlerine dayanan kapitalist üretim ilişkileriyle ilgili somut tecrübesinin sonucudur. Öte yandan, Marx, işçi sınıfı ya da proletaryanın, çıkarlarının gerçek doğasının nerede yattığını gö­rememesi ve devrimci bir sınıf bilinci oluş­turamaması durumuna ise, yanlış bilinç adını verir.

Yine, Marx, toplumu meydana getiren iki sınıf arasındaki ekonomik çıkar ve siyasi egemenliğe dayalı mücadeleyi sınıf .çatış­ması şeklinde tanımlamıştır. Marx’ın söz konusu anlayışına göre, sınıf mücadelesi ta­rihin itici gücüdür. Örneğin, feodalizmden kapitalizme geçiş, toprak sahibi aristokrasi ile yükselen kapitalist burjuvazi arasındaki çatışmanın sonucu gerçekleşir. Kapitalizmden sosyalizme geçiş ise, burjuvazi ile işçi sınıfı arasında giderek yoğunlaşan kutuplaş­manın ve işçi sınıfının sömürülmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkar.

Sistem: Parçaları, öğeleri arasında karşılıklı ilişki, etkileşim, bağlantı ve bağımlılık bulunan tutarlı bir bütün içinde birlikli hale getirilmiş nesneler toplamı.

Rasyonel bir ilke, plan, ya da yönteme göre, altakoyma, çıkarım ya da genellik tü­ründen tutarlı bir düzen ya da düzenleme içinde bir araya getirilmiş nesneler, fikirler, aksiyom ya da kurallar bütünü olarak sis­tem, belli bir görüş, öğreti ya da ideoloji meydana getirecek şekilde birbirlerine bağ­lanmış ilkeler toplamını olduğu kadar, belli bir sonuca ulaşmak için kullanılan yöntemi de tanımlar.

Sistematik felsefe: Gerçekliğin tüm alanlarını kapsayan sistemler kurmayı amaçlayan, çeşitli konularda elde edilen bilgileri bir sentez içinde birleştirmeye çalışan felse­fe türü.

Sistematik felsefe deyimi, ayrıca, felsefe­yi tarihsel bir açıdan ele alan tarihsel yaklaşımdan farklı olarak, felsefenin epistemoloji, ontoloji, değer gibi alanlarında felsefi yöntemleri kullanıp, analiz ve eleştiriyi ve bu arada, yeni felsefi bilgiler üretmeyi her defleyen felsefe anlayışını ifade eder.

Sivil toplum: Siyasi otoritenin baskısından nispeten uzak olan toplum modeli; toplumda va­rolan ve kuruluşu birtakım haklar elde etme çabasına bağlı olan demokratik yapı; toplu­mun kendi kendisini, devletin kurumların­dan bağımsız olarak, yönlendirmesi duru­mu.

Başlangıçta uygarlığın sonucu olan bir nezaket ve uygarlaşma halini tanımlayan sivil toplum terimi, 18. yüzyılda Batı yöne­tim tarzı Doğu despotizmiyle karşı karşıya getirilirken, onun ayrımını belirtmek üzere politik bir terim olarak kullanılmıştır. Bu­nunla birlikte, sivil toplum terimi esas Hobbes ve Locke tarafından kullanılmış ve söz konusu toplum sözleşmesi teorisyen­lerinde önem kazanmıştır. Hobbes ve Locke gibi düşünürler politik otoritenin en azından varsayımsal olarak onsuz olunabilir bir kav­ram ya da şey olduğunu belirtirken, devlet olmadan da yaşamak mümkünmüş gibi akıl yürütmelerine bağlı olarak, devlet olmadı­ğında geride kalan kurumları betimlemek için bir kavrama ihtiyaç duymuşlardır. Bu kavram da sivil toplum kavramıdır. Buna göre, sivil toplum, ekonomik ilişkilerin, ailesel yapıların, dini kurumların, vb, politik otorite olmadan varlığını sürdürdükleri genel çerçeveyi tanımlar. Bununla birlikte, sivil toplum kavramının, sivil toplum politik otorite olmadan varolmadığı için, analitik bir kavram olduğu unutulmamalıdır.

Sivil toplum kavramının anlamına katkı­da bulunan düşünürler arasında, her şeyden önce Hegel ve Marx bulunmaktadır. Buna göre, Hegel ‘de, sivil toplum, aile ile devletin siyasi ilişkileri arasında yer alan bir ara kurum olarak tanımlanır. Karl Marx’ta ise, sivil toplum sosyo-ekonomik ilişkilerle üretim güçlerinin bütününü gösterir. Onun gözünde temel karşıtlık bu şekilde tanımla­nan sivil toplumla sivil toplum içindeki sınıf ilişkilerinin üstyapısal tezahürü olan devlet arasındadır. Alman ideolojisi adlı eserinde, sivil toplumun bütün bir tarihin kaynağı ve oynandığı tiyatro olduğunu savunan Marx’a göre, siyasi olaylara, hukuki değişimlere ve kültürel değişmeye ilişkin açıklamanın sivil toplumun yapısındaki gelişmelerde aranma­sı gerekmektedir.

Bu Marksist sivil toplum anlayışını aynen benimseyen çağdaş düşünür A. Gramscv’ye göre, sivil toplum devletin cebri hareket ve müdahaleleriyle üretimden meydana gelen ekonomik alan arasında bulunur. Buna göre, sivil toplum, özel yurttaş ve bireysel tasdik alanı olarak ortaya çıkan toplumsal yaşam alanıdır.

Siyaset felsefesi: Siyasetin problemlerini siyasi sistemleri, siyasal hayvanlar olarak tanımla­nan insanların belli bir siyasi sistem içinde­ki davranışlarını felsefeye özgü yöntemlerle ele alan felsefe dalı, daha çok normatif bir nitelik arzeden kavramsal araştırma türü; felsefenin, siyasi yaşamı konu alan, özellikle de devletin özü, kaynağı ve değerini araştıran dalı.

Siyaset felsefesinin ele aldığı belli başlı konular şunlardır: 1- İnsanın gelişme süreci içinde, yönetimin ya da devletin kaynağı, doğası, amacı ve önemi. 2- Varolan, varol­muş olan devletlerin sınıflanması ve bu devletlerin oluşumunda etkili olan felsefe ya da görüşlerin incelenmesi. 3- İdeal düzen arayışları. 4- Ütopyaların yapısı ve bunların gerçekleşme şansları. 5- Bireyle devlet, itaat etmeyle özgürlük arasındaki ilişki, baskı, sansür ve yönetimin gücü. 6- Adalet, eşitlik, özgürlük, haklat ve mülkiyet gibi temel kavramların analizi.

Eski Yunan’da doğmuş olan siyaset felse­fesi, günümüzde siyasi otoritenin gücünü, doğasını ve kaynağını, siyasi otoriteyle birey arasındaki ilişkileri ele alır. Siyasi kurumların ve bu arada devletle birey ara­sındaki ilişkilerin nasıl geliştirilebileceği konusunu inceleyen siyaset felsefesi günü­müzde daha çok ‘demokrasi’ kavramı üze­rinde durur. Başka bir deyişle, demokrasi problemini sivil toplum-devlet kavram çif­tiyle, özgürlük ve eşitlik ideallerinin oluş­turduğu temel üzerinde ele alan siyaset fel­sefesinin temel problemi, kamusal gücün, siyasal iktidarın, insan yaşamının niteliğini korumak ve geliştirmek için nasıl kullanıl­ması ve ne ölçüde sınırlanması gerektiği problemidir.

Siyaset felsefesinin uzun tarihi içinde, Platon, Aristoteles, Cicero, Aziz Augustinus, Aquinalı Thomas, Dante, Machiavelli, Spinoza, Locke, Burke, Rousseau, Mill, Bentham,Tocquevil le, Saint-Simon, Comte, Hegel, Marx ve Engels gibi düşünürlerin önemli katkılarından söz edilebilir. Buna karşın, 20. yüzyılda siyaset felsefesi alanın­daki katkılar, sırasıyla siyasi pragmatizm, dini ve varoluşçu yaklaşım ve nihayet dev­rimci yaklaşım diye, kabaca üç başlık ya da yaklaşım altında toplanabilir. Dewey, Rus­sell ve Popper gibi düşünürler tarafından temsil edilen 1- Siyasi pragmatizm, toplumun halihazırdaki yapısını ve kapitalizmi eleştir­mekle birlikte, düşüncelerini söz konusu ya­pının oluşturduğu genel çerçeve içinde ifade eder ve siyaset alanındaki amacın, insan kişi­liğinin geliştirilmesiyle yaşam düzeyinin en yüksek noktaya çıkartılması olduğunu savu­nur. Örneğin, siyaset felsefesinde aristokra­tik bir bireyciliğin savunuculuğunu yapan Russell, hoşgörü, cinsel özgürlük ve sağdu­yunun yanında olurken, materyalizme, bü­rokrasi ve savaşa şiddetle karşı çıkmıştır.

Buna karşın, 2- Dini ve varoluşçu yakla­şım, insanlığın topyekün bir yıkıma doğru gittiğini savunurken, zaman zaman dini ya da yarı dini değerleri, zaman zaman da bire­yin bizzat kendisini ön plana çıkartmıştır. Başta Lenin olmak üzere, 3- Gramsci, Mar­cuse, Lukacs gibi düşünürlerin temsil ettiği yaklaşım ise, bireyin nihai bir özgürlük ve mutluluk haline ulaşabilmesi için, kapitaliz­min ve burjuva devletinin, şiddet veya de­mokratik yollarla yıkılmasını öngörür.

Siyaset sosyo1ojisi: Toplumsal yapı ve kültürü etkileyen somut politik fenomenlere ilişkin sosyolojik araştırma. Öncelikle ve te­melde devlet konusunu, sosyolojik bir bakış açısı ve yöntemlerle ele alan siyaset sosyo­lojisi, politikayla toplumsal yapılar, ideolo­jiler ve kültür arasındaki ilişkiler üzerinde durur. Özgül politik rejimlerin ve kurumsal yapıların kökenlerini ve gelişimini açıkla­mak amacıyla parlamenter demokrasilere olduğu kadar, despotik ve totaliter rejimlere de yönelen politik fenomenlere dair sosyo­lojik analiz, birer toplumsal kurum olarak siyasi partileri ve parti liderleriyle üyeleri arasındaki ilişkileri inceler.

Siyasi personalizm: Kişiliğin toplumsal gelişmesinin en yüksek ifadesi olduğunu, bundan dolayı, devletin bireylerine fiziki, entelektüel ve tinsel bakımdan tam olarak gelişebilmeleri için, gerekli tüm ola­nak ve fırsatları sağlamak durumunda oldu­ğunu savunan görüşe verilen ad.

Skolastik: Genel olarak Ortaçağda hakim olan Grek felsefesinin kavramsal araçlarından yararlanılarak oluş­turulmuş Tanrı merkezli düşünce sistemini 1 veya bu teoloji ağırlıklı felsefenin kullandığı yöntemi tanımlamak için kullanılan sıfat.

Smith, Adam: 1723-1790 yılları arasında yaşamış olan İskoç iktisatçı ve düşünür. Temel eserleri The Theory of Moral Senti­ments [Ahlâki Duygular Teorisi] ve An In­quiry into the Nature and Causes of the We­alth of Nations [Ulusların Zenginliğinin Doğası ve Sebepleri Üzerine Bir Soruştur­ma.]

İskoç Aydınlanması ve iktisadi liberaliz­min en önde gelen isimlerinden biri olan Smith, daha ziyade eklektik bir karakter ta­şıyan ahlâk görüşünde, bir erdem ahlâkı ge­liştirmiştir. Erdemin neden meydana geldi­ği’ ve erdemi hangi psikolojik ilkelere göre tanıdığımız’ soruları üzerinde odaklaşan ahlâk görüşünde, Smith bu soruları Aristo­teles ve Stoacılar’ın görüşlerinden olduğu kadar, Hutcheson gibi yararcı düşünürlerin görüşlerinden de faydalanarak yanıtlamaya çalışmıştır.

O iktisat görüşünde ise, her türlü zengin­liğin kaynağının emek olduğunu savunmuş, modern toplumlarda zenginliğinin artışının en önemli nedeninin bir yandan iş bölümü, diğer yandan da emeğinin veriminin artma­sını sağlayan sermaye birikimi olduğunu söylemiştir.
Sofistler: M.Ö. 5. ve 4. yüzyılda, siyasi ve toplumsal koşulların değişmesinin ve doğa felsefesinin iflasının ardından, insan üzerine felsefenin başlatıcısı olarak ortaya çıkan gezgin felsefe öğretmenleri grubu.

En önemli Sofistler arasında, Protagoras, Gorgias, Prodikos, Hippias, Antiphon, Thrasymakhos ve Kallikles’in adı verilebilir. Sofistler, felsefi bir okul oluşturmaktan çok, belli bir mesleğin üyesi olan, toplumsal ko­şulların değişmesinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan pratik işlerde yol göstericiliğe duyulan açlıktan, kendileri için bir meslek ve yaşam biçimi üretmiş olup, para karşılığı ders veren gezgin öğretmenlerdi. Bu gezgin öğretmenler, dilbilgisi, ikna sanatı, retorik, mahkemede kendini savunma sanatı, mantık, ahlâki davranış, edebiyat eleştirisi, matema­tik ve dilsel analiz gibi bir çok sanatı öğrenme iddiasında olmuşlardır.
Sofistlik: Belli bir doğruya ulaşmak için değil de, tartışmış olmak için tartışma tavrı; aldatmayı, ikna etmeyi, sözün etkisiyle inandırmayı hedefleyen akıl yürütme tarzı; maddi çıkar sağlamak amacıyla kandırma faaliyeti; ve Sofistler tarafından kullanılan tartışma, incelikli ve yanıltıcı argüman teknikleri için kullanılan terim.

Buna göre doğruyu söylemeyi, doğruları ifade etmeyi değil de, yalnızca üstün çıkma­yı, kazanmayı amaçlayan tartışma türüne, görünüşte doğru olmakla birlikte, gerçekte, büyük bir dikkatle incelendiği zaman görü­lecek ince bir yanlış içeren aldatma ya da en azından yanıltma amaçlı akılyürütme tü­rüne sofistlik denir. Aynı çerçeve içinde geçerli gibi görünmekle birlikte, geçerli ol­mayan, incelikli ama yanıltıcı argüman ya da akılyürütmeye sofizm ya da sofizma adı verilmektedir.

Sokrates: M.Ö. 469-399 yılları arasında yaşamış olan ünlü Yunanlı düşünür. Pla­ton’un hocası olan Sokrates, görüşleri, tar­tışmaları yeni iktidarın temsilcileri tarafın­dan beğenilmediği için, yeni tanrılar icad ettiği, görüş ve tartışmalarıyla, gençleri baş­tan çıkardığı gerekçesiyle ölüme mahkum edilmiştir.

Sokrates’in felsefedeki ve felsefe tarihin­deki önemi, öncelikle onun bilinçli ve ahlâki kişiliğin bulunduğu yer olarak ruh kavramını bulmuş olmasından kaynaklanır; felsefenin merkezine insanı geçiren, insanın kendisiyle, evrenle ve toplumla olan ilişki­sinin ne olduğunu ve ne olması gerektiğini araştıran, insan yaşamının kişisel, toplumsal ve ahlâki boyutunu ön plana çıkaran Sokrates aynı zamanda etik tarihindeki ilk büyük teorinin kurucusu olmak durumundadır.

Onun etiğinin en temel tezi ya da önerme­si, bir insanın en önemli faaliyetinin ruhuna gereken özeni göstermesi olduğu veya sor­gulanmamış bir hayatın yaşanmaya değer ol­madığı tezidir. Sokrates’in inancına göre, ki­şinin nasıl yaşaması gerektiği sorusu üzerinde düşünmemesi onun değersiz, ve do­layısıyla mutsuz bir yaşam sürmesiyle eşan­lamlıdır. Ve Sokrates insanların bu soru üzerinde pek düşünmeden yaşadıklarını ima etmiştir. Çünkü insanlar başka insanların da bulunduğu ve toplum değerlerinin hakim ol­duğu bir dünyaya dahil olmuş durumdadır­lar. Ne yapmaları neyin peşinden koşmaları ve nasıl yaşamaları gerektiğini onlara her zaman anne-babaları akrabaları, kısacası bü­yükleri söyler. İnsanlar toplumun ideallerini ve değerlerini olduğu gibi benimserler. İçin­de bulunulan sosyal atmosfer neyin doğru neyin yanlış, neyin iyi neyin kötü olduğuy­la, yani ahlâklılıkla ilgili birtakım fikirleri insanlara aktarır. Aynı sosyal atmosfer, ahlâklılıkla yakından ilişkili olan dini düşün­celer ve bu arada kişisel hedeflerle ilgili bek­lentiler sergiler. Söz konusu sosyal koşullan­ma ya da toplumsallaşma süreci içinde, hemen tüm insanlar toplumun ideallerine gö­nüllü yazılır ve çevrenin beklentilerine uygun yaşar. İnsanların çoğu mesleklerini dahi, toplumun kutsadığı, ya da önemsediği alternatiflerin arasından seçer ve yaşantılarını böyle planlar. Dine de aynı şekilde yazılır ve iyi ya da ahlâklı yaşamı büyükleri gibi tanım­larlar. Kısacası, insanlar üyesi oldukları top­luma ve bağlı bulundukları kültüre göre ya­şarlar. İşte böyle bir yaşam, Sokrates’in «sorgulanmamış” dediği varoluşçuların 20. yüzyılda “sahici olmayan yaşam” diyecekleri hayattır.

Çünkü böyle bir hayatı sürdürürken çoğu insan, Sokrates’in ruh adını verdiği karakter­lerine ya da tinsel yaşamlarına gereken özeni göstermez. Sosyal kimlikleriyle, içinde bu­lundukları toplumun ideallerine uygun yaşa­dıkları zaman, insanın bunun için zamanı bile olmaz. Zenginlik arar haz ya da şan ­şeref peşinde koşarken, bir de tinsel boyutları olduğunu unuturlar, kendilerini harekete ge­çiren gücün ne olduğunu sorgulamadan, kişi­sel hedeflerinin gerçekten de değerli olup olmadığını tartışmadan başka herkes gibi yaşanan. Toplumun kendilerine sunduğu değerler üzerinde bir an bile düşünmeden, sos­yal baskıyla, bedenin arzularıyla sürüklenir­ler. Kısacası, «sorgulanmamış bir yaşam süren insanların hayatı kendi ellerinde ya da kendi kontrollerinde değildir; onların deneti­mi dışarıdan gelmektedir. Bu ise, kişiyi mut­suzluğa götüreceği için, bir felaketten başka hiçbir şey olamaz. Öyleyse, insan, mutluluğu buna bağlı olduğu için ruhuna özen göster­mek zorundadır. Ruha gereken özeni göster­mek ise insanı insan yapan şeyin ne olduğu­nu, ruhun bizatihi kendisini, neyin insan doğasını tamamlayıp gerçekleştireceğini bil­mektir.

İşte buradan Sokrates’in etik anlayışının bir başka ünlü sözü çıkar: “Kendini bil!”, “Kendini tanı!” Yaşamda mutluluk insanın kendi benine ilişkin bilgide, insanın kendisi­ne dair doğru kavrayışta yatar, çünkü, bir insan kendi doğasını, kendisini harekete ge­çiren motifleri, zaaflarını ve sınırlamalarını, yeteneklerini, yaşamının gerçek amacını bi­lirse eğer, bu bilgiye uygun olarak akıllıca ve bilgece davranıp, mutluluk nihai hedefine ulaşabilir.

Mutluluk, buna göre, Sokratik etiğin in­sanlar için koyduğu nihai hedef, gerçek ahlâki iyidir. İyi insan tarafından arzu edi­len ihtiyaç ve eksikliği duyulan şey olmakla birlikte, Sokrates’e göre iyi, insanların ihti­yaç duyduklarını ve arzu ettiklerini düşündü­ğü şey olmayabilir, zira insanlar, gerçek ihti­yaçlarının neler olduğuyla ilgili olarak yanılabilmekte ve gerçekte eksikliğini duy­madıkları bir şeyin, hatta kendileri için zarar­lı olan bir şeyin peşinden koşabilmektedir. Şu halde, ahlâki iyi, insanların ihtiyaç duy­duklarını düşündükleri şey olmayıp, onların doğaları gereği, gerçekten ihtiyaç ve eksikli­ğini duydukları, insanlara doğal olarak ait olan ve ona sahip oldukları takdirde onları gerçekleştirecek, tamamlayacak şeydir. Sokrates’in söz konusu kendini gerçekleştirme haline verdiği ad, eudaimoniadır, yani mut­luluktur. O söz konusu mutlulukçu etik anla­yışında, ahlâki iyinin insan doğasını tamam­layıp gerçekleştirerek, insanı mutlu kılan şey olduğunu, insanın mutluluğu hedeflediğini apaçık bir şey olarak görür. Ona göre, bun­dan daha öteye gidilemez ve insanların, mut­suz olmak yerine, niçin mutlu olmayı iste­dikleri sorusu sorulamaz; bu Sokrates için olduğu kadar, tüm Yunanlılar için apaçık bir şeydir. Sokrates, tüm insanların, doğaları ge­reği, mutlu olmayı istediğini ve hiç kimsenin mutsuz olmak istemediğini söyler. Mutluluk, tüm insani istek ve arzuların nihai amacıdır ve insan hayatı ve varoluşunun en yüksek he­defidir.

Sokrates bunu ve mutluluğun bilgiyle olan ilişkisini biraz daha açıkça ifade edebilmek için, ahlâki ve dolayısıyla mutlu yaşama ile varolan çok çeşitli sanat veya zanaatlar ara­sında bir analoji kurmuştur. Buna göre, bir sanat (techne) sahibi olan insanlar, yani zana­atkarlar hem faaliyetlerinin amaçlarının ve hem de bu amaçlara nasıl ulaşılacağının doğru bilgisine sahiptirler. Bir ayakkabıcı bir ayakkabının ne olduğunu ve ne işe yaradığını, bir ayakkabının nasıl yapılacağını bilir. Bir marangoz bir masanın ya da bir koltuğun ne olduğunu ve nasıl imal edileceğinin bilgi­sine sahiptir. Bir gemi kaptanı denizde ge­miyle yolculuk etmenin gerek amaçlarını ve gerekse araçlarını bilir. Bütün bu örnekler dikkate alındığında, bir sanatın belirli ve açık seçik olarak tanımlanmış bir amacı ya da nihai ürünü ve bu amaca erişmenin veya nihai ürünü elde etmenin kabul görmüş yol­ları vardır. Sokrates’e göre yaşamak da bir sanattır; daha doğrusu iyi ve doğru yaşamak istiyorsak, yaşamayı nihai amacı mutluluk olan bir sanat olarak görmemiz gerekmekte­dir.Yaşamanın amacı olan mutluluğa erişme­nin yolları ise, bir insan kişiliğini meydana getiren yetkinlik halleri olarak tanımlanan, erdemlerden başka hiçbir şey değildir. Başka bir deyişle, onda erdem mutluluk amacının aracı olmak durumundadır; yani, erdem, in­sanın doğasını tam olarak gerçekleştirdiği, potansiyelini tam anlamıyla hayata geçirdiği, kendi yetkinliğine ulaştığı bir hal olan eudai­nıoniaya götüren, kendisiyle söz konusu mutluluk amacına eriştiği değer ya da niteliktir. Sokrates bu şekilde tanımladığı erdemi, bil­giye eşitlemiştir. “Erdem bilgidir” tümcesi, onun yinelemekten hiç bıkıp usanmadığı bir tümce olmuştur.

Erdem bilgi ise ne tür bir bilgidir? Sok­rates’e göre her tür bilginin erdem olmadığı açıktır zira herhangi bir sanata, alana ya da konuya ilişkin bir bilgi, insanı zorunlu ola­rak mutluluğa götürmezken. erdem olan bilgi, insanı kendisini gerçekleştirmeye ve mutluluğa götürür. Bir insan iyi bir tüccar başarılı bir hekim ya da iyi bir bilim adamı olabilir, ama yine de mutlu olmayabilir. Böyle bir insan, mesleğiyle ilgili olarak her­ şeyi bilebilir, fakat yine de mutsuz bir yaşam sürebilir. Buna göre, erdem olan bilgi iyi olmalı bizi iyi kılmalı, kısacık ya­şamlarımızı iyi bir hayat haline getirmeli­dir. Özel bilgi türleri, yaşamın çeşit çeşit iyilerini sağlayabilmekle birlikte, söz konu­su iyiler, onları nihai ve eri yüksek amacı­mız doğrultusunda, en bilgece nasıl kullana­bileceğimizi bilmediğimiz sürece, yalnızca zarar verebilir. Sokrates’e göre, insanın doğasını gerçek­leştirmesini ve mutluluğa ulaşmasını sağla­yan tek bilgi iyi ve kötüye, neyin gerçekten iyi ve neyin kötü olduğuna ilişkin bilgidir. Onun sophia ya da phronesis adını verdiği bu bilgi, tek gerçek bilgi ve bilgeliktir. Bu bilgi bir insanın birçok bilgi türü arasında, ilgisini çekiyorsa, kendisi ne yönelebileceği, kendisini ilgilendirmiyorsa da onunla uğraşmayı başkalarına bırakabileceği, bir bilgi türü değildir. Sokrates’e göre, tüm insanlar, doğaları gereği mutlu olmayı istediklerin­den ve neyin iyi, neyin kötü olduğuna iliş­kin bilgi zorunlulukla mutluluğa götüren tek yol olduğundan, bu bilgi tüm insanlar için kazanılması gereken bir bilgidir. Erdem olan bilgi, ikinci olarak insanın kendisine ilişkin bir bilgidir. Erdemi tanım­lamanın, şu halde, ikinci bir yolu, onu kendi­ni bilmeye eşitlemektir. Bu da, mutluluk amacı için kaçınılmaz olan bir bilgidir. Zira, bir insan kendisini tanımadıkça, neyin ken­disi için olduğunu, neyin kendisini, eksik ve kusurlu bir yaratık olarak bırakmak yerine, tam ve yetkin biri kılacağını bilmedikçe, iyi, yetkin ve mutlu biri olamaz. Kişi ne olduğu­nu neye ihtiyaç duyduğunu, hangi yetenek­lere sahip olup, hangi bakımlardan eksik ol­duğunu, eşdeyişle kendini bilmediği sürece, neyin kendisi için iyi ya da kötü, yararlı ya da zararlı olduğunu bilemez.

Erdem olan bilgi üçüncü olarak tek tek erdemlerin bilgisini de içerir, çünkü Sokra­tes, erdemlerin birliğini öne sürer. Örneğin, cesaret adını verdiğimiz erdem, ona göre, başıboş bir kahramanlık, anlamsız bir atıl­ganlık ve cüretkarlık, her tehlikeyi düşüncesizce göğüsleme olmayıp, neden korkulup neden korkulmayacağına, neyin göğüslen­meye değer olup neden kaçınmanın iyi ola­cağına ilişkin bilgiden başka bir şey değildir. Gerçek cesaret, uzun vadede neden daha çok neden daha az korkmak gerektiğine. neyin daha fazla, neyin daha az tehlikeli olduğuna ilişkin bir hesaplama, tartma ve ölçüp biçmedir. Aynı şekilde, adalette, bir bilgidir. Adalet, insanın kendi üzerine düşeni yapması ve kendisinin en iyi ve en uygun ol­duğu işi yapması, herkese hak ettiğini ver­mesidir. Bir insan bilgeliğe, kendine ilişkin bilgiye sahip olmadıkça, nasıl olur da, kendi­sine ait, kendisinin bir parçası olan şeyi, en uygun olan işi yapabilir? Bütüne, başkaları­na ilişkin bilgiye sahip olmadıkça, nasıl olur da, başkasının hakkını verebilir, bütünün adaletine katkıda bulunabilir?

O, aynı çerçeve içinde, yani etik alanında amacına ulaşabilmek, mesajlarını doğru ile­tebilmek için aynı zamanda dilin doğasıyla ilgilenmiş ve düşünme anlam, mantık ve tanım konusunu ele almıştır. Yaşadığı dö­nemde yoğun bir kavram kargaşasının hüküm sürdüğünü, bunun etik alanını da kapsadığını düşünen Sokrates, bilgeliğin, adaletin, cesaretin, vb, anlamının ne olduğu bilinmedikçe. bilgece, adil ya da cesurca ey­lemekten söz edilemeyeceğini iddia etmiştir. Çünkü aynı sözcükleri ya da kavramları kul­lanan insanlar, bu sözcük ya da kavramlarla farklı şeyleri kastediyorlarsa eğer, Sokra­tes’in gözünde, bu, insanların anlaştıklarını sanarak anlaşmadan konuştukları anlamına gelir ve sonuç, kargaşadan başka hiçbir şey olmaz. Kargaşa, Sokrates’e göre hem entel­lektüel ve hem de ahlâki yönden olur. Ona göre, entellektüel olarak sözcük ve kavram­ları, sizin kullandığınız anlamdan farklı bir anlamda kullanan biriyle tartışarak, bir kavga dışında, hiçbir yere varamazsanız ve ahlâki olarak da, söz konusu sözcükler ahlâki fikirlere karşılık geldiği zaman sonuç bir anarşiden başka bir şey olmaz. Sokrates işte bu kargaşayı sona erdirmek, insanlara ahlâki gelişmelerinde yol göstermek için bir tartışma ve öğretim yöntemiyle, bir tanım yöntemi geliştirmiş ve tartışmalarıyla, evren­sel değerlerin özünü ve gerçek anlamını orta­ya koymaya çalışmıştır.

Logged

Linki Görebilmek için Üye Olunuz veya üye iseniz Giriş Yapınız
.: Bütün Güzelliğiyle Antakya... :.
« Yanıtla #1 : Eylül 14, 2007, 04:48:27 ÖS »
Üye Profili
Tetikci

Rakipsiz Üye
*****

Avatar Yok



Konu Sayısı:1229
Mesaj Sayısı: 3515

Cinsiyet: Bay
Nerden: Geldin Başıma Sen

Rep Puanı: 104



Üyelik Bilgileri WWW
Durumum:


Sokratik alay: Sokrates’in bildiğim bir şey var ise, o da hiçbir şey bilmediğimdir’ sö­züyle ve sergilediği öğrenme ve bilgiye su­samışlık haliyle, karşısına aldığı tartışmacı­lara, gerçekte bilgisiz olduklarına işaret etmek ve ahlâk alanındaki bu bilgisizliğin, yaşamın akışı içindeki tehlikesini ve ağırlı­ğını hissettirmek üzere benimsediği, kendi­sini olduğundan farklı gösterme, bilgisini gizleme ve karşısındakine meydan okuma tavrı,

Sokrates’in alayı, onun mantıksal çürüt­me yönteminin tamamlayıcı bir unsuru ola­rak ortaya çıkar. Zira o çıkarımın mantıksal sonucunu pekiştirmek veya güçlendirmek için bilinçli olarak alaya başvurur ya da ay­rıca bir varoluşsal şok uygulamaya geçer. Buna göre, bilgisizlikleri gözler önüne seri­len insanlar, herhangi bir konuda değil de, insan için en önemli olan konuda, yani ahlâk alanında bilgisizlik içindedirler. Bu, onların eylemlerine yön veren bir bilgiden yoksun oldukları, yaşamlarının amacı üzerinde düşünmedikleri, kendilerini ve eylemlerini sorgulayamadıkları anlamına gelir. Çünkü, Sokrates’e göre, tüm insanlar iyi eşdeyişle ahlâklı bir biçimde yaşamak ister­ler ve hiçbir insan, iyi ve kötüye ilişkin bilgi olmadan iyi olamaz ve iyi bir biçimde yaşayamaz.

Sokrates, alayı işte duruma ve bu duru­mun vahametine işaret edebilmek için, kul­lanmıştır. Bilgi-bilgisizlik karşıtlığından doğan alayın bir parçası olarak Sokrates, kendisinin hiçbir şey bilmediğini söylerken karşısındaki tartışmacıyı yüceltir, onun bilgi­sinden yararlanmak istediğini belirtir. Tartış­ma ilerledikçe, Sokrates’in karşısındakinin tartışılan konudaki bilgisizliği ortaya çıkar­ken, o sorduğu sorularla, gerçekte sanki hiç de bilgisiz biri değilmiş izlenimi yaratır. O, böylelikle tartışmacının başlangıçtaki özgü­venini dağıtır ve bilgisizliğin bilincinde ol­manın öğrenmeye giden yolda atılması ge­reken ilk adım olduğunu ve tartışılan konudaki bilgisizliğin, insanın bütün bir ya­şamını sakatlayacak kadar önem taşıdığını göstererek, onu alayın da yardımıyla bilgi yoluna sokar.
Sokratik çürütme yöntemi: Platon’un Sokratik diyaloglarında belli bir etik görüşün temel tezlerini ortaya koyarken, başka insanlarla ortak bir araştırma içinde ahlâk alanında doğru bilgiyi ararken gördüğümüz Sokra­tes’in hem genel olarak Sofistlere alternatif eğitim anlayışının ve hem de bilgi araştır­masının ayrılmaz bir parçası olan olumsuz yöntemi.

Yazılı bir şey bırakmayıp, hayatını adeta felsefe yaparak özellikle gençler felsefe tar­tışarak geçiren Sokrates bu tartışmalarında, hemen her zaman karşısına tartışılan konu­yu ele alınan erdemi iyi bildiği varsayılan birini almıştır. O daha sonra, “X nedir?” so­rusunu sorarak, karşısına geçen kimselerden araştırılan erdemin doğru tanımını, bu konu­da sahip oldukları bilgiyi aktarmalarını ister ve bunun ardından da, karşısındaki kişinin verdiği cevaptan, sadece soru sormaya devam ederek, çelişik sonuçlar çıkartır. Bu süreç, tartışmacının getirmiş olduğu bütün tanımlar çürütülünceye, ve onun verecek başka cevabı kalmayıncaya yani o bilgisiz­lik itirafında bulununcaya kadar devam eder.

Sorokin, Pitirim Alexandrovich: 1869-1968 yılları arasında yaşamış olan Rus asıllı Amerikan sosyolog ve düşünür. Temel eser­leri: Crisis of Our Age [Çağımızın Bunalımı] Social Philosophies in an Age of Crisis [Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri].

Sosyoloji, toplumsal sistem ve öbeklerle kültürel sistemlerin, kişilik sistemi ve kişiler arasındaki ilişkinin dinamikleri ve yapısının genelleştirilmiş teorisi olarak tanımlayan So­rokin’in toplum felsefesindeki büyük önemi onun etkileşimin konusu olarak kişiliği, kişi­ler arasındaki etkileşimin toplamı olarak top­lumu anlamak için değer, norm ve anlamlar toplamına bağlı olan kültürü anlamamız ge­rektiği tezinden kaynaklanmaktadır.

Sorokin’in bir diğer önemli katkısı da, toplumların üç farklı yaklaşım ya da manta­ute arasında salındıklarını belirten döngüsel bir sosyal değişme teorisinden meydana gelir. Comteun üç evre yasasına benzeyen bu değişme anlayışında, din düşünme tarz­larını tanımlayan düşünsel sistem pozitivist bakış açısının teolojik evresine, gerçekliği anlamada duyumların önemini vurgulayan duyumsal kültür ya da sistem Cornte’taki pozitif evreye. bu ikisi arasında kalan idea­list kültür de. positivist görüşteki metafizik evreye tekabül eder.

Sosyal: 1- Bir topluma ayrı ve müstakil bir varoluşa sahip olduğuna inanılan insan topluluğuna ilişkin olan; 2- Toplumu meydana getiren, bir toplum içinde yaşayan insanlar; 3- Toplum içinde yaşayan bireylerden meydana gelen katman, grup, sınıf, vb; 4- Toplumdaki birey­lerin birbirleriyle olan ilişkileri; 5- Toplum­daki sınıfların birbirleriyle olan etkileşimle­ri; 6- Toplum içinde yaşayan insanların maddi hayat koşullarını geliştirmeyi, tinsel ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlayan eylem ve faaliyetler için kullanılan sıfat.

Bu bağlamda, bir toplumda yaşayan iki ya da daha fazla sayıda insanın birbirleriyle girdiği, karşılıklı olarak devam ettirdiği kısa veya uzun süreli anlamlı etkileşimlere sos­yal ilişki adı verilir. Yine, belli sayıda ortak özelliği olan, birtakım ortak ihtiyaçlarını karşılamak için bir araya gelmiş, bağımsız bir varoluşa veya kimliğe sahip bulundukla­rının bilincine sahip, birtakım ortak kuralla­ra göre birbirleriyle ilişki içinde bulunan bi­reyler kümesi veya toplumsal birim sosyal grup olarak tanımlanır. Aynı çerçeve için­de, ekonomik güçleri, toplum içindeki rol ve konumları hayat tarzları birbirlerine benzer olan, ortak çıkarlara sahip insanlar­dan meydana gelen topluluğa sosyal sınıf adı verilmektedir. Yine, insan eyleminin fa­iller arasındaki karşılıklı etkileşimi içeren alt sınıfı ya da sosyal grupların eylemi sos­yal eylem diye tanımlanır.

Öte yandan, bireylerin sosyal grup ve sı­nıfların, ister çatışma ya da ister uzlaşımın bir sonucu olarak, birtakım normlar ve de­ğerlerin de yardımıyla sergiledikleri ahenkli ve istikrarlı yaşayış hali ve düzenine sosyal düzen denir. Buna karşın, bireylerin ve eko­nomi, aile, din, siyaset benzeri temel top­lumsal kurumların karşılıklı ilişkilerinden meydana gelen bütüne sosyal sistem adı ve­rilirken, bir topluma temel ve asli şeklini kazandıran ve eylem tarzlarına sınırlar geti­ren temel sosyal ilişkiler bütünü veya sos­yal ilişkilerin temelindeki ilkeler öbeği sos­yal yapı olarak tanımlanır.

Öte yandan bir toplumun sosyal sistemi içinde yer alan kurumların, toplumsal rol kalıplarının, bireyler arasındaki ilişkilerin ve dolayısıyla bir bütün olarak toplumun, teknoloji, fikirler inançlar, kültürel etkile­şimler. doğal felaketler keşifler benzeri çok çeşitli nedenlerle değişmesi durumuna sos­yal değişme adı verilir. Aynı bağlamda, bir toplumun birden fazla yönde ilerleme kay­detmesi, toplumun bütününde meydana gelen ilerleme sosyal gelişme olarak tanım­lanabilir. Buna karşın bir birey veya gru­bun, bir toplumsal sınıftan diğerine geçişiy­le veya aynı sınıf içindeki hareketiyle belirlenen toplumsal hareketliliğe sosyal ha­reketlilik adı verilir.

Yine, bir toplumdaki değer normlarıyla sosyal eylem tarzları arasındaki uygunsuz­luk, toplumsal karmaşa ve düzensizliğin te­zahürü olarak görülen sapkın davranışlar bütünüyle, onlara yol açan koşullar sosyal problem başlığı altında sınıflanır. Bir toplu­mun sosyal problemlerdeki yüksek artışla karakterize olan durumuna, sosyal çatışma­nın, ahlâki çöküntünün ve düzensizliğin hakim olması haline sosyal çöküntü adı ve­rilir. Bu bağlamda, sosyal problemleri çöz­meye, nüfusun toplumsal ihtiyaçlarını karşı­lamaya yönelik merkezi ve yerel politikalar ise, sosyal politika adı altında kategorileşti­rir. Öte yandan, bir toplumun kendi varlık, birlik işleyiş ve bekasını korumak için, üye­leri üzerinde uyguladığı etki, denetim ve al­dığı önlemler bütününe sosyal kontrol adı verilir.

Yine, kişinin toplumsal çevreye uyumlu, toplumun değer yargılarını benimseme duru­muna, toplumla bütünleşmiş hale gelmesine sosyalleşme; özellikle çocuğun toplumsal ya­şama katılımını ve onunla bütünleşmesini kolaylaştırmak amacıyla, çeşitli kültür unsur­larını onun kişiliğine katarak bu değerlerin içselleştirilmesini sağlama sürecine sosyal­leştirme adı verilir. Öte yandan, toplumsal yaşama yatkınlığa, insanları birtakım yaşama kurallarıyla barışı sağlayıp koruyacak şekilde birlikte yaşamaya sevk eden ortak eğilime sosyallik denmektedir.

Bu çerçeve içinde, sosyal sınıfların varlı­ğını kabul eden; anayasa yoluyla, toplumsal sınıflar arasında bir denge sağlayacak olan sosyal adaletle ilgili birtakım hukuki ilkeler koyarak siyasi iktidarlara yol gösteren dev­let modeline; özgürlükleri yalnızca sınırla­maların olmaması olarak anlamayan, fakat özgürlüğün ancak, özgürlüğün gerçekleşe­bilmesi için gerekli maddi olanakların kişi­lere sağlanması halinde bir anlam kazanaca­ğı ilkesine bağlı kalan devlete sosyal devlet adı verilir.

Yine, sosyal sistemleri, toplumsal yapıla­rı, siyasi ve ekonomik süreçleri, farklı birey­ler ya da gruplar arasındaki ilişkileri, test edilmeye elverişli bir bilgi kümesi üretmek amacıyla, sistematik olarak araştıran disip­linlere sosyal bilimler adı verilir. Ayrıca toplumu bir büyüteç altına yatıran. statüko­yu ya da varolan sosyal düzeni çeşitli yol ve araçlarla savunarak ya da eleştirerek top­lumsal değişmeyi erteleyen ya da hızlandı­ran ve böylelikle toplumu koşullayan ve yönlendiren eleştiri türüne sosyal eleştiri denmektedir. Nihayet. psikolojinin insanın toplumsal davranışını konu alan dalına sosyal psikoloji adı verilmektedir.

Sosya1 Darwinizm: Darwin’in biyoloji ya da evrim teorisini insan toplumlarının ta­rihsel gelişimine uygulayan ve bu çerçeve içinde ‘varoluş mücadelesi’ ya da ‘yaşama savaşı’ ve ‘doğal ayıklanma’ ya da ‘en güç­lünün ya da koşullara en iyi bir biçimde uyum sağlayanın ayakta kalışı’ fikirlerine özel bir önem atfeden görüş.

Sosyal Darwinizm toplumun, en güçlü olanların ayakta kaldığı bir varoluş mücade­lesine sahne olduğunu, toplumda, tıpkı doğa­da hüküm süren doğal ayıklanma gibi, güçsü­zü toplum dışına iten ya da marjinalleştiren bir toplumsal ayıklanma sürecinin söz konu­su olduğunu, bu yaşama savaşının bir bütün olarak toplumun gelişmesine ve ilerlemesine hizmet ettiğini savunur. Bu anlayış güçlüyü, toplumsal mücadelede ayakta kalanları ben­cil, yarışmacı, tutkulu, zengin, yaratıcı ve zengin zeki ve saldırgan olarak, buna karşın yaşama savaşından yenik çıkanları da güç­süz, pısırık, özgeci, korkak budala gibi te­rimlerle tanımlar. Görüş doğal ayıklanma ve varoluş mücadelesinin günümüz toplumunda hala varolmakla birlikte, özellikle doğal ayık­lanmanın yüzyıl öncesine kadar yoğun bir bi­çimde yaşandığını savunur. Söz konusu görü­şe. varoluş mücadelesi, bilim ve teknoloji alanındaki gelişmelerin sonucu olarak nisbe­ten yatışmış ve yalnızca koşullara en iyi bir bi­çimde uyum sağlayan insanların değil de, yok olmaya mahkum olan bireylerin de varoluşlarını sürdürecekleri bir durum ortaya çıkmıştır.

Sosyal demokrasi: Alman düşünürleri Bernstein ve Lasalle ile başlayıp, Fransız Jaures ve Blum, İngiliz Cole gibi düşünürle­rin katkılarıyla gelişen ve amacı sosyal ada­let, insanlar için daha iyi bir yaşam, özgür­lük ve barış olan akımı.

Kapitalizmin karşısında olan ve insanla­rın bir avuç kapitalistin egemenliğinden kurtarmayı amaçlayan görüş, sınıf savaşını kabul etmekle birlikte, ihtilalci değildir, to­taliterliği ve her tür dikta rejimini reddeder. Sosyalizmi bir araç değil de, kendi başına bir amaç olarak değerlendiren sosyal de­mokrasi, Marksizmi reddetmemekle birlik­te, onun sosyalizm üzerindeki tekelci etkisi-ne karşı çıkar. Demokratik bir anayasa ye toplum düzenine bağlı kalan ve bu düzene uygun bir faaliyet yöntemiyle, köklü sosyal ve ekonomik reformların yapılmasından yana olan sosyal demokrasi, günümüzde ol­dukça yumuşatılmıştır.

Sosyalist: Sosyalizmi benimsemiş kişi sos­yalist öğretinin şu ya da unsurunu temele alan şey ya da yaklaşım için kullanılan sıfat.

Bu bağlamda, Marksizme dayanan ve anayasasında, iktidarı işçi sınıf mm egemen­liği olarak tanımlayan devlet modeline, işçi sınıfı ve onunla ittifak halinde olan yoksul köylülerden başka hiçbir sınıfa iktidar hakkı tanımayan siyasi iktidar yolunun tüm diğer sınıflara ve bu sınıfların partilerine kapatıl­dığı, demokratik olmayan devlet modeline sosyalist devlet adı verilir.

Yine, Marksist sosyalizmin, sanat için sanat görüşüne karşı çıkarak, toplum için sanat görüşünü ön plana çıkartan estetik te­orisine, sanat ve edebiyatın toplumsal ger­çekliğe yönelmesi ve toplumdaki devrimci gelişmeleri toplumsal gelişmenin itici gücü olan işçi sınıfının durumunu ve rolünü, sos­yalist düşüncelerin üstünlüğünü ve zaferini anlatması gerektiğini dile sanat anlayışına sosyalist gerçeklik denir.

Sosyalizm: Aydınlanmanın, Fransız Devriminin liberal ve eşitlikçi ideallerinin ve en­düstrileşme sürecinin ürünü olup, sömüren sınıf ya da sınıfları tasfiye ederek, insanın insan tarafından istismar edilmesinin önüne ‘geçmeyi, toplumda bireyler arasında karşı­lıklı bir işbirliği ve yardımlaşma yaratmayı amaçlayan ve üretim araçlarının ortak mülki­yetiyle belirlenen toplumsal sistem. Varolan toplumsal düzeni adaletsiz olduğu gerekçe­siyle mahkum eden, ahlâki değerlere uygun düşen yeni bir düzenin savunuculuğunu yapan, bu idealin gerçekleştirilebilir bir ideal olduğuna inanan, söz konusu ideale ulaşma yolunda, insan doğasını ya da kurumları yeni baştan şekillendirecek bir eylem programı öneren ve bir devrim ya da ihtilalcinin bu eylem programını hayata geçireceğine inanan siyasi düşünce ya da ideoloji.

Marksizm’de, gerçek komünizmin inşa­sından önceki dönemde, fakat kapitalizmin yıkılmasından sonra ortaya çıkan politik-ekonomik sistem olarak sosyalizm, devletin üretim araçlarını ya planlama yoluyla ya da doğrudan bir biçimde kontrol ettiği ve hatta bu araçlara hukuken sahip olabildiği; neyi üretmenin en faydalı olduğuna bakmaksızın, salt toplum tarafından ihtiyaç duyulan şeyleri üretmeyi amaçlayan sosyo-ekonomik sistemi ifade eder.

Sosyalizmin, Marx tarafından geliştirilen ve Engels tarafından popülerleştirilen tarih­sel materyalizme dayanan ve pozitivist felse­feden yoğun bir biçimde etkilenmiş olan tü­rüne, üretim araçlarının burjuvazinin elinde olduğu sınıflı kapitalist devletin yıkılarak, sı­nıfsız bir düzen kurmayı amaçlayan sosyaliz­me bilimsel sosyalizm adı verilmektedir.

Kapitalizmin gelişimine ilişkin bilimsel bir incelemeye ve işçi sınıfının öncü rolüne ilişkin gerçekçi bir değerlendirmeye dayan­dığı iddia edilen söz konusu sosyalizme; ekonomik alanda, ‘herkesin yeteneğine ve emeğine göre hakkını alabilmesi’ ilkesi uya­rınca üretim araçlarının ortaklaşa mülkiye­tini, siyasi olarak kapitalist devletin şiddet yoluyla yıkmak, yerine sosyalist devletin kurulmasını, sınıfsız bir toplum modelini ya da daha çok işçi sınıfının diktatörlüğüne dayanan bir devlet anlayışını, kültürel ola­rak da, eğitim ve kültürün devlet tarafından planlanmasını, ırk ayrımına karşı çıkmayı, sosyalist topluma karşı olan tüm toplumsal ve kültürel kurumlarla savaşmayı öngören sosyalizm anlayışına aynı zamanda Mark­sist sosyalizm denmektedir.

Yine aynı bağlamda, Marx’ın sosyalizmi­ Blanqui’nin sosyalizm anlayışına, Rusya’daki Devrim öncesi veya sonrası sos­yalist ihtilalcilerin sosyalizm teorisine, yani siyasi iktidarın ele geçirilmesinde, demok­ratik yollara veya parlamenter eyleme gü­venmeyip, şiddeti savunmasa dahi, reddetmeyen sosyalizm anlayışına ihtilalci sosyalizm adı verilir.

Sosyalist devletin kurulması sürecinde ih­tilalci şiddeti benimseyen söz konusu sosya­lizm anlayışı dışında birtakım barışçı sosya­lizmler de bulunur. R. Owen, C. Saint-Simon, ve C. Fourier gibi düşünürlerin, sa­nayi devrimi ve sanayileşme sonrasında, yeni bir sınıfın, işçi sınıfının doğuşuyla bir­likte ortaya çıkan eşitsizlik ve sefaleti orta­dan kaldırmak üzere, sosyalist birtakım fi­kirlerle geliştirdikleri görüşler bütünü, düşünceyle madde arasındaki karşıtlık ve temel çelişkiyi, düşünceyi öne alarak çözme eğilim ve tavırları ütopik sosyalizm olarak geçer. Toplumdaki serbest rekabetin bir denge ve koşullarda eşitlik yaratmadığını, tam tersine servetin belirli ellerde toplanma­sına yol açtığını, tekelleşmenin fazla üretim ve bunalımları doğurduğunu, sanayileşme­nin işçi sınıfının durumunun kötüleşmesine neden olduğunu savunan bu düşünürlerin sosyalizmi, onlar eşitsizliği ortadan kaldır­mayı amaçlarken, insanların çektiği ıstırap ve sefaletin, uğradıkları haksızlıkların, ileri sürecekleri birtakım çarelerle sona ereceğini düşündükleri, haksızlıklara bir çare buluna­mayışının nedeninin, haksızlığı giderecek, eşitliği sağlayacak fikirlerin daha önceden bilinemeyişine, bu çareleri ortaya atacak düşünürlerin daha önce dünyaya gelmemiş ol­duklarına inandıkları için, ütopik adı verilmiştir.

Yine Fransa’da, 1840’lı yıllarda ortaya çıkan ve sosyalizmin bir örneğinin İncil’de bulunduğu inancından hareketle, Hıristiyan­lığın ahlâki kurallarını sosyalizmin kollekti­vist ilkeleriyle birleştiren sosyalizme Hıristiyan sosyalizmi adı verilmiştir. Söz konusu öğreti, klasik sosyalizmlerden dini temel alması, geleceğe değil de, kapitalizm ve sa­nayileşme öncesi topluma yönelmek bakı­mından farklılık gösterir.

Fransa’da etkili olan Hıristiyan sosyaliz­minin Almanya’daki karşılığı kürsü sosyalizmidir: Üniversite profesörleri tarafından geliştirilen bu sosyalizm, sosyalist propa­gandadan çok etkilenen işçi sınıfının kontrolden çıkmaması için, birtakım reformların gerekliliğini vurgulamıştır.

Yine Almanya’da devleti ahlâki ve ulu­sal dayanışma organı olarak gören, devlete çıkartacağı yasalar ve koyacağı vergiler yo­luyla toplumsal adaletsizliği ve dengesizliği gidereceğini düşünen Lassalle’ın devletin her alandaki öncü gücünü temele alan sos­yalist görüşüne devlet sosyalizmi adı veril­mektedir. Öte yandan, Proudhon, Stirner ve Bakunin’in anarşist görüşlerine dayanan ve iktisadi liberalizmi, devleti ve Marksist sos­yalizmi eleştirirken, bireyin özgürlüğünü eri yüksek değer olarak gören sosyalizm Özgür­lükçü sosyalizm olarak tanımlanır.

Yine, Sovyet komünizmine şiddetle muhalefet ederken, Marx’tan ilham almayan sosyalizme geçişin demokratik yollarla ve birtakım reformlarla olması gerektiğini sa­vunan Avrupa sosyalizmine demokratik sos­yalizm veya reformcu sosyalizm adı veril­mektedir. Öte yandan evrensel olduğuna inanılan sosyalist ideleri, kendi ulusal koşul­larına uygulamakta tereddüt etmeyen Üçün­cü Dünya ülkelerinin sosyalizm anlayışına, ateizmi ve sınıf mücadelesini reddederken, tek parti yönetimini benimseyen, sosyalizmi emperyalizme ve yeni sömürgeciliğe karşı bir araç olarak kullanan yerel sosyalizm tür­lerine Üçüncü Dünya sosyalizmi adı verilmektedir.

Sosyoloji: Bütün çeşitliliği, değişkenliği ve tüm ayrıntıları İçinde, Lopluma dair olan açıklayıcı bilim. 1- Sosyal yapıya, 2- Toplum­lardaki grupların sosyal kategorilerin ve sı­nıfların doğasına, oranlarına, çeşitlilik ve farklılıklarına, 3- Toplumdaki sosyal yaşama, 4- Toplumun kültürüne ve hayat tarzına, 5- Hem niteliksel ve hem de istatistiki araştırma yöntemlerinin mahiyetine ilişkin bilimsel in­celeme. Toplumsal sistemlerin gelişimini ve işleyişini yöneten yasaları ortaya çıkarmaya çalışan, bu toplumsal fenomenleri gözleyip betimleyen, bu fenomenleri tutarlı bir kav­ramsal şema aracılığıyla açıklamaya çalışan bilim dalı.

Sözleşmecilik: 1- J. Locke, J.J. Rousseau gibi filozoflar tarafından benimsenen, politik devletin varolu­şunu temellendirebilmek veya belirli devlet telakkilerini meşrulaştırabilmek için, devle­ti toplum sözleşmesine dayandırma yaklaşı­mı.

2- Çağımızda ünlü Amerikan düşünürü John Rawls’un savunduğu, kişisel veya özel davranışı olduğu kadar, politik yapıları da yöneten adalet kurallarının meşruiyet ya da geçerliliklerini ilgili taraflar arasında ya­pılan fiili anlaşmalardan veya onların belirli birtakım hipotetik koşullar altında taraf ola­cakları anlaşmalardan almaları gerektiği gö­rüşü.

3- T. Hobbes’un ahlâklılığı tanımlamak ve ahlâki kavramların gerekliliğini savun­mak amacıyla toplum sözleşmesinden yararlanma tavrı. Ahlâkın ve ahlâklılığın doğada varolmayıp, insan tarafından yaratılmış bir kurum olduğunu savunan Hobbes, ahlâkın varoluşumu insan varlıklarının sözleşme/anlaşma yapma yeti ve etkinlikleriyle, meş­ruiyetini ise ahlâki uzlaşımların insanların istek ve arzularını tatmin etme ve tercihlerini karşılama dereceleriyle açıklamaya çalışmıştır.

Spekülasyon: 1- Yalnızca bilmeyi, öğrenmeyi ve tanımayı amaçlayan ve çıkar gözetmeyen bilgi, ve 2- Buradan ha­reketle, gerçeklik üzerine, soyut, zaman zaman keyfi ve doğrulanması hiçbir şekilde mümkün olmayan düşünce ya da görüş. 3- Her türden soyut, dayanaksız yapı, ispatlan­ması ya da temellendirilebilmesi imkansız yorum.

Spekülatif: Eylem ya da pratiği hiç dikkate almadan, salt bilgiye erişmeyi amaç­layan düşünsel veya entellektüel işlemler, yani pratiğe karşıt olarak teorik olan; 2 gözlemlenebilir olanın ötesine geçen. gündelik yaşantı ve pratik deneyimle bağını tümden koparan teorileştirme türü, yani empirik olana karşıt olarak deneyimsel olmayan düşünce veya akıl yürütme.

Spencer, Herbert: 1820-1903 yılları arasında yaşamış olan İngiliz filozofu.

Temel eserleri arasında First Principles [İlk İlkeler], First Principles of Sociology [Sosyolojinin İlk İlkeleri], Social Statistics [Sosyal İstatistik], Descriptive Sociology [Betimsel Sosyoloji] adlı kitaplar bulunan ve fizik ve biyoloji bilimleriyle, siyasi ve toplumsal liberalizmden oldukça etkilenmiş olan Spencer’in felsefesinin temelinde evrim düşüncesi vardır. Bilimle dini uzlaştırmayı ve böylelikle de felsefeye yer açmayı amaç­layan Spencer’a göre, felsefe tüm diğer bilim­lerden genelliğiyle ayrılır. Felsefedeki teori­lerin varolan her şey için geçerli olduğunu öne süren Spencer, evrim öğretisini bu duru­mun tek istisnası olarak görmüştür.

Temeller Evrim teorisinin deneysel ola­rak test edilebilir, savunulup temellendirile­bilir bir teori olduğunu belirten Spencer, ba­sitten karmaşığa, homojen olandan heterojen olana doğru gerçekleştiğini düşündüğü evri­min, doğadaki, toplum ve ahlâki yaşamdaki örneklerini gözler önüne sermeye çalışmıştır.

Epistemolojisi: Epistemoloji alanında, insan varlığının bilgisinin sınırlı olduğunu, bizim yalnızca fenomenleri bilebileceğimizi öne süren Spencer, bir yandan da bu feno­menlerden, her şeye karşın Bilinemez Olanı, fenomenlerin kaynağı ve evrimin temeli olan Kavranamaz Gücün varlığını çıkarsa­yabileceğimizi savunmuştur. O, ilerlemenin bir rastlantı, insanın kontrolü altındaki bir şey olmayıp, bir zorunluluk olduğunu belirt­miş, yaşamın, içsel olanın dış çevreye uyar­lanmasından, sürekli olarak ona göre ayar­lanmasından başka bir şey olmadığını iddia etmiştir. Siyaset alanında bireyciliği sa­vunmuş, yaşam, zihin ve toplumu madde, hareket ve güç aracılığıyla açıklamaya çalış­mış olan Spencer, ahlâkın doğal bir temeli olduğunu, ahlâki sonuçların genel evrim ya­sasını izlediğini öne sürmüştür.

Etiği: Başka bir deyişle, siyaset felsefesi alarmda, eski liberalizmin en önemli temsil­cilerinden biri olan Spencer’a göre, devlet ve toplumun iki temel şekli vardır. Askeri devlet ve endüstriyel devlet. Bunlardan askeri devlet toplumsal örgütlenmenin baş­langıç formu olup, ilkel ve barbardır, savaş için her zaman hazırdır. Birey, burada sa­vaşta zafer amacı için bir araçtan başka bir şey değildir. Toplum sıkı ve disiplinli bir biçimde örgütlenmiştir ve her birey milita­rizm ve otoriter yönetimin gerekleri için kendisine tahsis edilmiş olan konumu işgal eder. Şovenizmle milliyetçilik ve emperya­lizmin askeri devlete gerekli ideolojik esini sağladığını ve devletin ruhban yapısının itaat ve disiplinin önde gelen erdemler olduğunu öğretmeye yöneldiğini öne süren Spencer’a göre, sanayici sınıfların iktisadi faaliyetleri devletin askeri ihtiyaçlarına bağ­lıdır; ekonominin hedefi daha büyük maddi refah aracılığıyla kişisel mutluluğu arttır­mak değil, fakat ortak gücü başarılı fetihler­le beslemektir.

Spencer’a göre, askeri devlet kendi top­raklarını genişlettikçe ve uzun bir zaman di­limi sonunda barış ve istikrarı sağlayınca, yavaş yavaş sanayici bir devlet ve toplum ol­maya doğru evrim geçirir. Söz konusu en­düstriyel devlet, askeri devletin her bakım­dan karşıtıdır. Bireyin toplumdaki yerini belirleyen şey, statüden ziyade, sözleşmedir. Sanayici toplum ve devlette, yaşam biçimi gönüllü işbirliğine dayalı olup, kendiliğindenlik, çeşitlilik, farklılık ve mutabakatsız­lık, bireyi yönetimin en yüce amacı sayma, onun en önemli değerleridir. Bu toplumun amacı, üyelerine en fazla özgürlüğü ve an yüksek mutluluğu temin etmektir.

Askeri toplumdan sanayici topluma doğru ilerleme, Spencer’a göre, yönetimin azalması anlamına gelir, zira hükümet ‘mevcut barba­rizmin bir delili’nden başka bir şey değildir. İnsanlar barışçı, birlikte yaşamaya gönüllü oldukları, işbirliği yapmayı öğrendikleri ölçüde sanayici toplum idealine daha çok yak­laşırlar. Bununla birlikte, modern endüstriya­lizmin bizatihi kendisinin yağmacı ve yırtıcı acımasızlığın yepyeni bir şeklini gün ışığına çıkardığını göremeyen Spencer, bireyin bir amaç olmaktan ziyade, bir araç konumuna indirgendiğini kavrayamamıştır. Yine Spen­cer, on dokuzuncu yüzyıl kapitalizminin temel erdeminin, barışçı işbirliğinden ziyade, acımasız bir militarizm olduğunu farkedeme­miştir.

Sosyalist düşüncenin amansız bir karşıtı olan Spencer, bütün sosyalizmlerin kölelik olduğunu’ ileri sürer. Zira, ona göre, sosyalizm ya da komünizmde birey, belli bir efendiye değil, bütün topluluğa köle kılı­nır ve kölenin efendisinin ‘tek bir kişi ya da bir toplum olması arasında pek bir fark yoktur.

Spinoza, Baruch: 1632-1677 yılları arasın­da yaşamış olan ünlü panteist düşünür.

Temel eserleri arasında Tractatus Theologico-Politicus [Teolojik-Politik Deneme], Tractatus de Intellectus Emendatione [Anla­ma Yetisinin Düzeltilmesi Üzerine], Ethica Ordine Geometrico demonstrata [Geomet­rik Bir Tarzda İspatlanmış Etika] adlı eserler bulunan Spinoza, dini baskı ve engizisyon nedeniyle, İspanya’dan Hollanda’ya kaçmış olan Yahudi bir ailenin çocuğudur. Daha 24 yaşındayken, felsefi görüşlerinden dolayı, Yahudi camiasından aforoz edilen filozof, hayatını optik araçlar yaparak, lens tamir ederek kazanmıştır.

Aldığı Etkiler ve Yöntemi: O, kendi felse­fesini kurarken, en fazla Descartes’tan etkilenmiştir. Descartes’ın belli problemleri ve konuları ele alış tarzından, onun felsefenin, ereksel nedenleri değil de, fail nedenleri ele alması gerektiği tezinden, ideal yöntem ve terminoloji konusunda etkilenen Spinoza, modern felsefenin kurucusu Fransız düşü­nüründen ayrıca Descartesçiliğin mantıksal sonuçlarını çıkarsamak bakımından da etki­lenmiştir.

Yöntemi: Spinoza, 17. yüzyıl rasyonaliz­minin ikinci büyük düşünürü olarak, siste­mini kurup ifade ederken geometrik yönte­mi benimsemiştir. Birtakım önermelerin, açık seçik düşünceleri ifade eden tanımlardan ve apaçık aksiyomlardan tümdengelim yoluyla çıkarsanmasından meydana gelen geometrik yöntem, Spinoza’ya doğru felse­feyi geliştirmenin tek gerçek ve yanılmaz yolu olarak görünmüştür. O, her tarımın açık ve seçik bir düşünceden meydana gel­diğini ve her tanım ya da açık seçik düşün­cenin doğru olduğunu düşünmüştür. Başka bir deyişle, akıl açık ve seçik düşüncelerden hareket edip, bunların mantıksal sonuçlarını çıkartırsa, asla yanlışa düşmeyip, kendi do­ğasına uygun bir tarzda işlemiş olur.

Spinoza’nın yönteminin doğruluğuna iliş­kin sarsılmaz inancının temelinde, onun açık ve seçik düşüncelerden yapılan tüm­dengelimsel çıkarımın dünyaya ilişkin ola­rak açıklayıcı bir görüş sağladığı inancı bu­lunmaktadır. Bu inanç ya da bakış açısının temelinde ise, nedensel ilişkinin mantıksal içerme ilişkisine eşdeğer olduğu kabulü yer almaktadır. Düşüncelerin düzeni ile neden­lerin düzeni bir ve aynıdır. Buna göre, uygun bir tanım ve aksiyomlar öbeğinden yapılan mantıksal bir tümdengelim, metafi­ziksel bir tümdengelimle aynı olup, bize gerçekliğin bilgisini sağlar.

Metafiziği: Spinoza, bu bağlamda, Des­cartes’ın ‘var olmak için kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan varlık’ olarak töz tanımından yola çıkıp, Tanrı’yla işe baş­lar. O burada, Tanrı düşünce düzeninde ilk varlık olduğu için, ontolojik kanıtı kullan­mak durumunda kalır. İşe Tanrı’yla başlayıp, nedensellik ilişkisini mantıksal içerme ilişki­siyle özdeşleştirerek, sonu şeylere geçiş ise, evrenden olumsallığı atmak anlamına gelir. Başka bir deyişle, varolan her şeyin Tanrı’ya olan nedensel bağımlılığı, mantıksal bağım­lılıkla bir ve aynıysa eğer, maddi şeylerin dünyasında olumsallığa, insanın dünyasında ise özgürlüğe yer kalmaz. Bundan dolayı, varlık açısından metafiziksel bir determiniz­mi benimseyen Spinoza, ahlâk alanında bağdaşabilirci bir tavırla determinist bir etik görüşü benimsemiştir.

O da, tüm diğer metafizikçiler gibi, varlığı ya da dış dünyayı açıklama çabasında, çoklu­ğu birliğe indirgemeye çalışmıştır. Buna göre, o sonlu şeylerin, maddi varlıkların va­roluşunu nihai ve en yüksek bir nedensel etmen aracılığıyla açıklamaya çalışmıştır. Yani, Spinoza deneyimin sonsuz sayıda var­lığını kendisinin Tanrı ya da Doğa adını ver­diği biricik sonsuz töze başvurarak açıkla­mıştır. Mantıksal içermeyle de nedensel ilişkiyi birleştirdiği için, Spinoza sonlu var­lıkları zorunlu olarak sonsuz tözden çıkan şeyler olarak tanımlamıştır.

Spinoza’ya göre, bir şeyi bilebilmek için, onun nedenini bilmek gerekir; başka bir de­yişle, bir şeyi açıklamak demek, onun neden ya da nedenlerinden söz etmek demektir. Töz, bu çerçeve içinde, onda ‘kendinde ve kendisi aracılığıyla kavranan şey’ olarak ta­nımlanmaktadır. Kavramı başka bir şeyin kavramına bağlı olmayan, kendisinin dışın­daki bir nedenin sonucu olmayan, dolayısıy­la kendi kendisinin nedeni olan, başka hiç­bir şeye değil de, salt kendisine bağımlı olan bu varlık, özü varoluşunu içeren söz konusu varlık Tanrı’dır. Varoluş tözün özün­den ayrılmaz olduğundan, töze ilişkin tanım zorunlulukla varoluşu içerir. Ona göre, bir ve yalnızca tek bir töz, sonsuz ve ezeli-­ebedi olan tek bir töz vardır. Tek tözün, yani Tanrı’nın özü her tür kusur ve eksiği dışta bıraktığı ve mutlak yetkinliği içerdiği için, O’nun varoluşu, apaçık, mutlak ve ke­sindir.

Tek töz olan Tanrı, sonsuz ya da sınırsız­dır. Zira sonlu ya da sınırlı olsa, başka bir töz tarafından sınırlanacaktır. Sonsuz töz, sonsuz sayıda ananiteliğe sahip olmalıdır, çünkü Spinoza’ya göre, bir şey ne kadar çok anani­teliğe sahip olursa, onun gerçekliği o kadar fazla olacaktır. Sonsuz tanrısal töz bölüne­mez ve biricik varlıktır.

Sonlu şeyler, deneyimin bir parçası olan maddi varlıklar, ona göre, Tanrı’nın, tek tözün tezahürleri, modifikasyonlarıdır. Her ne kadar tek töz sonsuz sayıda ananiteliğe sahip olsa da, sonu zihinler olarak bizler, bunlardan yalnızca iki tanesini bilebiliyoruz. Bu iki ananitelik de, düşünce ve yer kapla­madır. Spinoza’nın, Descartesın tözsel ikici­liğinin niteliksel bir ikiciliğe dönüştüğü sisteminde, sonu zihinler, Tanrı’nın düşünce ananiteliği altındaki tezahür ya da modifi­kasyonları, sonu cisimler ise, Tanrı’nın yer kaplama ananiteliği altındaki modifikasyon ya da görünümleridir. Doğa, demek ki, onto­lojik olarak Tanrı’dan ayrı değildir; ayrı olmamasının nedeni ise, Tanrı’nın sonsuz olup, kendisinde tüm gerçekliği içermesidir. Bununla birlikte, Spinoza, Tanrı’dan başla­yan mantıksal tümdengelim sürecinde, son­suz tözden hemen ve doğrudan doğruya sonlu cisim ya da zihinlere geçmez. Bu ikisi arasında sonsuz ve ezeli-ebedi modüsler bu­lunmaktadır.

Buna göre, sonsuz tözün düşünce ana nite­liği altında mantıksal bakımdan önce gelen hali düşünce ve kavrayış, yer kaplama ana ni­teliği altında, mantıksal